Hangi hükümet seçim şansını rizikoya sokarak halkı karşısına alacak kararların yetkilisi olmak ister? Hele adı sanı “zam şampiyonluğuna” kazınmışlığıyla!
Fakat geçmişte UBP, sonraları koalisyonlar ve şimdilerin CTP-ÖRP’ü istenmeyen zamların kaçınılmaz hükümetleri oldular. Halk ne zaman düze çıkarılsa ardından batırılsın diye uğraşıldı. Ki olanca gelip geçmişleriyle gelip giden hükümetler ancak “bu kadar başarılı olabildiler!”
Şimdiki de ayni: Önce iyi günlerin ölçüsünü bile tutturamadılar adı oldu “lale devri,” sürdüremeyip devleti batırırken halkın boğazını sıktılar adı oldu “zamlar devri!”
NİÇİN: Çünkü bu memlekette ne yaşamamız gereken hayatı yaşadık ne de olmamız gereken yerdeyiz. Mesela Türkiye olmasa çoktan yerle yeksan olup tutun ki Rum’a tavla teslim olmaktan başka kalmayacak çarelere nazire cingâne hayatı yaşamak da vardı. Fakat Türkiye’nin sayesinde Türkiyeli’den daha güzel yaşama olanağına sahip olduk, büyük talih.
Tabi ki Güney’le aşık atıp siyasi sorunu kurtarmak vardır serde. Eğer Rum öyleyse biz böyle olamayacaktık! Hatırlarız: Daha 1974’lerden önce başladıktı vizilemeye: “Eğer bu adada varolacaksak Rum’un seviyesine ulaşmamız gerekir” diyerek. 1974 sonrasında ulaşılması gereken o Güney’e, Rum’un Kuzey’deki malını mülkünü sermaye yaparak ulaşmaya çalıştık, tabi tutmadı! Aksine dünyada eşi benzeri görülmemiş bir rant ekonomisi yarattık! Açmazlarına tosladığımızda da anladık ki patron olup vatan yaratmak için kazılıp işlenip üretilecek toprağa helalinden ter akıtmak gerekir.
Yapmadık başarmadık değil. Ancak bu kez de şunu görüp anladık: Çözümsüzlüğe rağmen bu iş kolay olmuyor. Hele ambargolarla sıkboğaz olurken. AB’ye yaslanarak bunu da kırmaya çalıştık. Şöyle böyle mesafe aldık, ancak olmamız gereken yere ulaşmamıza yetmedi.
KISACA: 1958’lerden beridir sonunda Kuzey’e sıkışıp kalmanın son durağında mücadeleye devam ediyoruz, şimdilerin görüşmeleri bunun bir parçası oluyor.
Dolayısıyle soralım: Çok söylenip yazılan, bilinmedik tarafı kalmayan, “işte biz bu kadarız” deyip zaten kendimizi kıyasıya özeleştirilerin de içine koyduğumuz gerçeklerde ne olmamız beklenirdi?
MESELA BUNLAR MI: Evsizinin olmadığı, kapılarda iki üç arabanın dayalı durduğu, havuzlu villalar çokluğunun yadırganmadığı, maaşların astronomik oluşu bir yana on üçüncü maaşlarla donatıldığı, emekliye çıkarken okkayla paraların kapıldığı, başlar işler ne zaman dara girse TC’den taze para pompalanıp iflasların destek ve ucuz kredilerle kurtarıldığı, çalışma saatleri pek çok ülkeyi kıskandıracak ehvenlikte, kumarhaneleri meşhur, iş isteyenlere Güney kapısı açık, yemesi içmesi dillere destan, yedi tane üniversitesi fabrika gibi çalışan, devlet daireleri aheste, hastahaneleri keyfinde, okulları eğlencede, tarımı hayvanı Allah’a havale ve de bir değil üç tane pasaporta sahip olma ayrıcalığına sahip bir Devlet mi?
Eğer bunlara rağmen olmuşsak “hayret ama” demez misiniz? Siyasi çözümsüzlüğü yaşar, ambargolarla sıkboğaz olur, emanet para ile olmayan ekonominin çarklarını çevirmeye çalışır ve de ekip biçemez, üretip satamaz, doğru dürüst gidip gelemezken… Böyle mi olmalıydık, öyle mi? Bulunduğumuz konum şans mıdır alın teri midir? Layık mıyız değilmiyiz? Sormaz mısınız?
PEKALA BU ÇELİKİLER KKTC’SİNDE NEDİR HÜKÜMETİN SIFATI: “Kötü yönetim, beceriksiz, hazineyi batıran, partizan, zam şampiyonu…” Gelip gidenler neydi? Ayni! Gelecek olanlar ne olacak? Farksız! O halde nedir sorun? Basit: “Halk layık olduğu yönetimlerle yönetilmiyor.” Hayır yanlış! Ne demek istediğimizi çok yazdık ama hadi bir daha yazalım: Tam aksine, “Yönetenler layık oldukları halkla yönetiliyorlar!” Tencere kapak hikâyesi!