Derin devlet HESAPLAŞIYOR!
Adını bir Türk efsanesinden alan, Türk milliyetçisi bir gizli örgüt: “Ergenekon”
Türkiye’de devlet “derin devlet”le uğraşıyor şu günlerde!..
Ne kadar ‘derin’e iner, bilinmez!..
Bu ‘derin’ hesaplaşmada, Türkiye’nin “Mersin’den öte bir devamı” olduğu ve “Kıbrıs’a kadar yol bağlandığı” da söyleniyor ama...
Şimdilik ‘yalnızca’ söylenti bunlar...
Ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir “emekli general”de tutuklananlar arasında...
Bir de emekli albay var...
Ve daha nice ‘asker kökenli’ uzman, istihbaratçı...
El bombaları, raporlar, yeni ‘cinayet planları’ vs...
Pekçok bombalama ve cinayet olayının ardından, devletin derinindeki bir örgüt çıkıyor ne yazık...
Devlet, ‘derin’iyle hesaplaşıyor, bir kez daha!..
Bomba deyince aklıma geldi bir anda...
Hani, orta yerinde Lefkoşa’nın ‘bomba’ yüklü bir ‘sivil’ araç bulunmuştu, askere ait!..
Gönyeli’de...
Bir şehri havaya uçuracak kadar bomba vardı ve yol ortasında bırakılmıştı öylece...
Sahi, sonra ne oldu?
***
“Ergenekon” örgütünün ‘teşkilat’ elemanlarından biri mahkemeye çıkarılırken, bağırmış dün:
“Ne Mutlu Türküm Diyene!..”
Genelde böyle ama!..
Bir ‘örtü’ gibi kullanıyor kimileri, bayrağı ve milliyetçi söylemleri!..
Hem ‘ayıp’ hem ‘yazık’ ediyor!..
‘Vatan’ adına nutuklar çektiği ve ‘bayrağı’ elinden düşürmediği zaman, kimileri sanıyor ki, onca ‘pislik’ örtülecek!.
O nedenle korku ve şüpheyle yaklaşınız mutlaka, ‘ölçüyü aşmış’ ve gözünüzün içerisine sokulmaya çalışan ‘milliyetçi’ söylemlere, bir de yerli yersiz ‘abartılı’ bayrak muhabbetlerine...
Üzeri örtülmeye çalışan ‘derin muhabbetler’ olabilir genelde...
***
Umarımız Türkiye’nin hapşurduğu her
ortamda ‘nezle’ olmaya alışmış bizler de, böylesi operasyonlardan ‘derin’ yaralar almayız!..
Ve yine umarız ki, Kıbrıs’a dair ‘tozlu raflara’ hapsedilmiş nice bombalama, cinayet, faili meçhul dosyanın da kapağı aralanır artık!..
İp uçları çok fazla ‘derin’de olsa da!..
/ / /
Gizli görüşmeler
Kıbrıs adasına ‘bütünlüklü’ çözümü getirecek ‘Annan Planı’ sürecini anlatan bir kitap daha!..
Bu kez ‘tarihi zirve’ye birlikte tanıklık ettiğimiz gazeteci Başaran Düzgün’ün imzası ile...
Kitap bir ‘gazete’ mantığı üzerinden hazırlanmış, döneme ait belgeler, söyleşiler, anılar ve yazılardan oluşuyor...
Kıbrıs’ın güneyinde, özellikle AKEL’in “evet” kararından nasıl “HAYIR”a yöneldiğini
izliyorsunuz...
Daha önemlisi ama ‘gizli görüşmeler’..
Burgenstock zirvesi sırasında 5, daha sonra referanduma kadar olan süreçte de 4 kez Kıbrıs’ta “Papadopulos-Serdar Denktaş” görüşmesi yaşanmış...
***
Serdar Denktaş: Yalnızdım. İlk gidiş yalnız. Kendi de yalnızdı evinde. Oturduk ve içkimizi içtik ve gene bana dedi ki “Bu plan tamam değil. Bu plan uygulanabilir değil. Bu plan bizi yeniden bir çatışmaya götürecek”.
“Ne yaptın” dedi “Talat ile konuştun mu referandum işini”, “Gelin erteleyelim” ... Dedim vallahi Denktaş müştereken erteleme talebinde bulunmanıza taraftar. Yazılı bir şey olmaz bu... “Talat ne der” dedi bana. “Talat'ın durumu aynıdır” dedim...
“İkna edemez miyiz kendisini” dedi. Ben o esnada sordum "AKEL sence ne oyu kullanacak " diye. “Daha resmi kararları yoktur ama hayır
kullanacak” dedi...
***
Serdar Denktaş-Papadopulos görüşmesinden pasajlar bunlar!..
Dahası ve fazlası, Başaran Düzgün’ün “Pilatus’un gölgesinde” kitabında...
/ / /
Amor meus
Mehmet Yılmaz yazdı Hürriyet’te, çok sevdim ve bir köşeye not ettim hemen:
Aziz Augustine’ın bir sözü:
Latince'nin kendine özgü şiirselliği içinde...
"Amor meus, pondus meum; illo feror, quocumque feror!"
Merak etmeyiniz Türkçesi de var:
"Sevgim, benim ağırlık merkezimdir; o nereye giderse, ben oraya giderim!"
/ / /
Kelimelerin rüyası BEN SANA TEŞEKKÜR EDERİM
Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.
Ülkü TAMER
/ / /
Ve hayat bu kadar acımasız işte
Leymosun’da başlayan ve Girne’ye taşınan bir ‘ezeli rekabet’ti Doğan-Ocak maçları!..
Hem de öyle böyle değil; bence adanın, en azından kendi çapında ‘en azılı’ rekabetiydi bu!..
Yaşım yetmez, anımsamam ama…
Leymosun’da kadınlı erkekli tüm ailelerin bu iki takımın maçlarında nasıl toplandığı anlatılır hep; ve sövmeler, kavgalar, gürültüler!..
Elbette goller, coşkular, sevinçler…
Biri kazandı mı diğer takımın ‘tabutu’nun gezdirildiği anlatılır yine, mahallenin daracık sokaklarında ya da camiden ‘sela’sının okunduğu!..
Bu rekabetin Girne’ye taşındığı yıllarını anımsar, bizim kuşak!..
Karayel’i, küçük ve büyük İsmail’i; Orhan’ı ve Hilmi’yi; İlker Hoca’nın yedek kulübesinden sahaya koşuşunu; Yeşilada’yı, Caner’i, Ramadan’ın sol volelerini daha sonra… Daha öncesinde kalede Tahir’i, önünde Sella’yı savunmada ve rakip forvette uzun boyu, hırsı, attı biz Doğancıları üzen golleriyle Pars’ı!..
***
Son yıllarda iki takım aynı ligde buluşamıyor bir türlü!..
Bir Doğan ‘savruluyor’ tarihinden uzağa… Bir Ocak!..
Ve açıkçası, pek çok ‘değerin’ kaybolduğu gibi avuçlarımızın içerisinden, dokumuz ve kokumuz farklılaştığı gibi, böylesi “heyecanlar” da anılarda yaşıyor yalnızca…
* * *
Önce ‘tahta tribünler’in güler yüzlü siyasetçisi, bir Ocaklı dost, Miroğlu uçtu, gitti…
Dün de Pars!..
İkisi de hem spora gönül veren, hem siyasette kendi yollarında yürüyen toplumun renkli simalarıydı…
Mehmet Pars, siyaset sahnesinden daha çok yeşil sahalardaki ‘görkemiyle’ kalacak aklımda…
Sarı siyahlı formasıyla, takımımın başında sahaya çıktığı günler!..
Ve genelde O’nun yeşil sahadaki sevinçleri “hüznümüz” olurdu bizim, ‘golleri’ bizim acımız!..
***
Dün sabah, beklemediğimiz bir ‘gol’dü filelerimize giren!..
Bu kez Mehmet Pars’ın acısı, hüznümüzdü hep birlikte…
Ve hayat bu kadar acımasızdı işte….
/ / /
Cam Tavan Sendromu
Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.
Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya
çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak
olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler
camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini
anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları
vardır ama bunu akıllarına bile getiremezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat dersi' ne
tutsak yaşamlarını sürdürürler. Üstelik kaçma olanakları olmasına rağmen kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.
Edinilen bu deneyime 'cam tavan sendromu' denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız
hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.
İnsan inandığına denktir ve yapabileceğini düşündüğü kadardır.
/ / /
Doğru söze ne denir?
<<…Erkekler her zaman bir kadının ilk aşkı olmak isterler, kadınların hoşlarına giden ise bir erkeğin son aşkı olmaktır….>>
Oscar Wilde