Umut dolu
Bugün umut dolu, güler yüzlü bir başarıyı paylaşmak istiyorum sizlerle...
Karamsarlığın ve sürekli yakınmanın yaşantımızı izole ettiği bir atmosferde, gelecekteki ‘aydınlığa’ dair umut kırıntılarını yüreğinde barındıran bir gencimizin serüvenini aslında...
Hani, pekçok tartışmada ‘yaya’ dahi gitmiyoruz, millet ‘ay’daki adımlarının hesabını yaparken....
Biz, denizin ötesine taşmakla değil, kendi içimizdeki ‘çıkar’ taşkınlıklarını yatıştırmakla meşgulüz ya...
Ama pekçok gencimiz, dünyanın dört bir yanına yayılmış, kısır ‘siyasi’ polemiklerimizden ya da ‘barem, maaş’ kavgalarımızdan, ‘gelen parayı’ üleşme savaşlarımızdan ayrı bir dünyada ‘ışıkla’ yapıyor hesabını...
Kararttığımız gündeme inat!..
* * *
İsmi de ‘Umut’ zaten...
Umut Aypar, Maryland Universitesi'nde “İnsan Genetiği” üzerine doktora
yapmakta...
Hiç görüşmediğim bu gencimizle; sadece, bir ‘üniversite dergisi’ndeki çeviri sayesinde tanıştım, başarısını okudum ve umutlandım...
Tanışmayı da çok arzularım doğrusu...
* * *
Umut, Haziran 2007'de NASA'da gerçekleşen bir aylık programa katıldı, bu programı başarı ile tamamladı.
NASA'da astronotların uzayda karşılaştıkları radyasyonun etkilerini araştırdı...
Yaz kampına dünyanın ve Amerika'nın çeşitli üniversitelerinde okuyan seçkin öğrenciler seçildi.
4. NASA Uzay Radyasyon Yaz Kampı’na bugüne kadar toplam 39 öğrenci katılmış ve ilk kez bir Kıbrıslı Türk de yer almış, bu çalışmalarda...
Umut Aypar halen Maryland Üniversitesi, Radyasyon Onkoloji laboratuarında
Prof. Dr. William F.Morgan ile birlikte radyasyon koruyucuları üzerine çalışmalar yapıyor...
Ve bakınız neler söylüyor:
"Doktora öğrencisi olarak halen öğreneceğim çok şey var. Radyasyon
biliminin tüm alanlarında uzmanlaşmayı hedefliyorum, NASA'da katıldığım
programın radyo-bioloji bilgimi geliştirmeme katkısı oldu, ileride bilim adamı olarak radyasyonun insanlar üzerindeki genetik etkiyi araştırmayı ve olumsuz etkilerinden korunmanın yollarını bulmayı amaçlıyorum" .
* * *
Ama Umut, bul da gel!..
Belki, toplum olarak bizi de kurtarırsın, ‘genlerimizdeki’ olumsuz etkilerden!...
/ / /
Aşk şakaya gelmez
Sevgililer Günü’nde daha “heyecanlı” bir randevusu olmayanlar Kırlangıç Kültür Merkezi’nde toplandı; çünkü aşkı tarihçi, araştırmacı, akademisyen Niyazi Kızılyürek’ten dinleyecektik.
Aslında...
Kızılyürek’in kitaplarında olsun, yazılarında olsun ‘aşk’ çok fazla ön planda değildir...
Aşkı ve sevdayı, kelimelere takla attırarak ve dans ettirerek işleyen çok da
edebiyatçımız var...
Ama Niyazi Kızılyürek’in dudaklarından aşk, bir ‘akademisyen’ ustalığında serildi önümüze, “aşk şakaya gelmez” diyerek, bir kez daha işini fazlasıyla “ciddiye” aldı Kızılyürek!..
Ve farklı bir ‘Sevgililer Günü’ oldu, başımızı şişiren ve kulaklarımızı patlatan müzikli bir ortam yerine; sıcak şarap eşliğinde ‘aşkı’ dinlemek...
* * *
Aşkın öncelikle ‘tutku’ olduğunu anlattı Kızılyürek... <<...Yani Pathos... Pathos aşk
tanrıçası Afrodit’in çocuklarından birine verdiği isimdir... Diğer oğlunun adı ise Eros’tur...>>
Hemen anımsatalım tabii, Eros’un babası belli değildir!..
Afrodit adasında yaşarken, çokça “ana”dan söz edilmesi ama “baba”mızın anılmaması da belki bundan olsa gerek!..
* * *
Aşkı ‘kendimizi kaybetme halimizden’ alarak, ‘manyaklığa’ kadar götürdü, Kızılyürek’in araştırmaları!..
... <<Aşk, kendimizi kendimizin dışına çıkaran yollardan biridir. Ayaklarımızı
yerden kesen ve bizi başka birine, başka bir dünyaya taşıyan bir tür göç etme halidir...>>
Aşkın ‘bohem’ bir çocuk olduğu anlatıldı sonra ve “bilgelik ile çılgınlığın
gerilimlerinden türediği...”
* * *
Ve ünlü düşünürlerden bir ayna tuttu bize, aşka dair...
Ortega Gasset’ten, Edgar Morin’den...
... <<Aşkın güzel yanı başkasının gerçeğini kendimizde, kendimizin
gerçeğini de başkasında aramamızdır. Şair Rimbaud’un dediği gibi aşk, bazen ruhta bazen de bedende saklı duran gerçeği aramaktır...>>
...<<Aşkta belli oranda yanılsamanın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor... Bunun bir önemi olmadığını düşünüyorum. Gerçeklikle her türlü ilişkimizde sürekli olarak yanlış yaptıktan sonra yalnızca aşk konusunda en doğru tutumu bulmak zorunda olduğumuzu
sanmak yersiz olur....>>
* * *
Aşk ile akıl arasındaki ilişki, yüzyıllardır tartışılıyor...
‘Aşk’ konferansındaki en önemli gündem de buydu...
...<<Aşk akıldan korkuyor, akıl da aşktan...>>
Kızılyürek, Bauman’a sığınarak “aşk ile akıl” arasındaki üç zıtlığı şöyle
özetliyor...
... Aşk değer, ile akıl ise fayda ile ilgilidir.
... Aşkın ufkunun sınırları yoktur, oysa aklın ufkunun sınırları bellidir...
... Akıl insanın kendine olan bağlılığını artırıyor. Aşk ise ötekinin denizlerinde
boğulmayı gerektiriyor...
<<... Aşk bir bilinmez ile uçsuz bucaksız bir ilişki, ötekinin bilinmezliğine verilen onaydır..>> diye de özetleniyor mesele...
***
Ve en fazla ‘karıştırılan’ ise aşk ile sevgi...
İkisi aynı değil kesinlikle...
Biri, gelip geçici...
Öteki, çok daha derin ve sürekli bir bağlılık...
Ve şu gerçek saptama:
<<... Kuşkusuz bütün sevgiler çılgın aşk döneminden geçer ama bütün aşklar sevgiye dönüşmez...>>
* * *
Galiba esas mesele de burada...
Aşklarımızın ne kadarını gerçekten ‘sevgiye’ dönüştürebildiğimizde!..
* * *
Ne diyelim, ‘aşk’sız kalmayınız, hele de ‘sevgi’siz asla!..