Totaliter Kültürler ve “Marazi” Toplumlar
Ünlü siyaset bilimci Hannah Arendt “Almanya’ya Ziyaret” adlı kitabında totaliter rejimlerle ilgili şöyle bir saptama yapar: totaliter bir düzende insanların duyguları yok edilir, en azından sistemin kurbanlarına karşı merhamet ve dayanışma duyguları ortadan kaldırılır. Ancak insan duygu dolu bir varlık olduğu için, yok edilen merhamet ve dayanışma duygularının yerini kendini acıma duygusu alır.
Kıbrıs belki tipik anlamda totaliter bir rejimle tanışmadı ama etnik milliyetçiliğin kıskacında geçen yarım asırlık zaman içinde totaliter bir siyasi kütürün dışına da çıkamadı. Etnik toplumlar sadece birbirlerine karşı merhamet ve dayanışma duygularından uzaklaşmakla kalmadı, aynı zamanda, bu duyguları kendi içlerinde etnik milliyetçiliğin yarattığı totaliter kültürün kurbanlarından da esirgediler. Ne “öteki” saydıkları toplumun kurbanlarına karşı, ne de kendi toplumlarının kurbanlarına karşı dayanışma ve yakınlık gösterebildiler. Bu merhamet ve dayanışma duygusu kaybı, giderek yerini kendini acıma duygusuna bıraktı ve kendini sadece bir “kurban” olarak algılayan “marazi” bir durum, toplumların benliklerine işledi.
Aslında bu durumun kökleri daha derin psikolojik süreçlere kadar uzanır. Kendi acısıyla yüzleşmeyi beceremeyen, acıyı bastırarak bilinçaltına iten insanlar, merhamet duygusunu kaybederek kendilerine acıma eğilimi içine girerler. Bunun bir sonucu olarak da başkalarının acısına karşı merhamet gösteremez hale gelirler. Ünlü psikoanalistlerden Arno Gruen, merhamet duygusunu incelediği bir kitabında kendine acıma duygusunun ikili bir işlevi olduğuna dikkat çeker: kendine acıma bizi bir yandan yaşadığımız acıları algılamak ve bu acılarla yüzleşmekten alıkoyarken, diğer yandan da hastalıklı bir narsisizme yol açarak “kendimizi seviyormuşuz” gibi bir imaj yaratır ki, bu aslında bizi kuşatan sevgisizliği kamufle etmekten başka bir şey değildir.
Kendi acısıyla yüzleşmek yerine kendine acımaya eğilimli olan insanlar sadece merhamet duygusunu kaybetmekle kalmazlar, aynı zamanda, kolayca nefret duyacakları bir “öteki” yaratırlar, bir “düşmana” ihtiyaç duyarlar.
Henry Miller, “peki ama düşman kimdir? Herhalde korkunç bir yaratık olmalı, aksi halde durmadan ona saldırmak zorunda kalmazdık” diyerek yaptığı ironiyle söylemek istediği asıl şey, düşmana duyduğumuz bu ihtiyaçtır.
Evet, düşmana ihtiyaç duyuyoruz, çünkü ona kendimize karşı duyduğumuz nefret duygusunu yansıtıyoruz. Arno Gruen’nün dediği gibi, “düşmanlar bizi kendi çaresizliklerimizden uzaklaştırır. Başkalarını cezalandırmak, aşağılamak, hatta yok etmek, bizi kendimizle yüzleşmekten alıkoyar”.
Aynaya bakamamak, kendi yüzünü görmekten kaçınmak, “yüzsüz”, yani vicdanını ve aklını kullanmayan bir insan olarak yaşamak demektir.
Kısaca kendine acıma, yada “marazi” bir duygu dünyası içinde yaşamak, sanıldığı kadar masum bir şey değildir. Bu durum, totaliter bir kültürün sonucu olduğu kadar, totaliter kültürün devamını da sağlar.
Milliyetçilik de etkisini en iyi böyle bir ortamda sürdürebilir. Merhamet duygusunu yitirmiş, kendiyle yüzleşmekten kaçınan ve “ötekilere” karşı kolayca nefret saçan insan, milliyetçiliğin ideal insan tipidir. Ve bu tipten insan, maalesef Kıbrıs’ta fazlasıyla vardır...Tanrı hepimizi “marazi” insan kümelerinden korusun!
Yalan totaliter rejimin temel dayanaklarından biridir. Kuşkusuz yalan her yerde vardır ancak totaliter bir düzende yalan hakikatin yerini alır, hakikatte yalana dönüşür.