Geçen yazımızda “Bakire Doğumu” konusunu ele alırken şu saptamada bulunmuştuk: Annan Planında öngörülen Yeni Durum (Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti BKC), Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıyor ama bunu Kıbrıs’ta 1960’tan beri var olan devlet olgusunu yok sayarak değil, tam tersine, devlet olgusunu içine alarak, koruyarak ve aynı zamanda onu aşarak yapıyor. Kısaca, ESKİ yok olurken varlığını YENİnin içinde sürdürüyor.
Kıbrıslı Türkler açısından durum pek farklı değildir. KKTC tanınmış bir devlet olmamasına karşın, uluslararası hukuk bakımından meşruiyet aranmadan Kıbrıs’ta hangi otorite tarafından yapılmışsa yapılsın, bütün yasama, yürütme ve yargı kararlarının -uluslararası hukuka ve Kurucu Antlaşmaya aykırı olmamak şartıyla- Yeni Durum içinde devam etmesi öngörülüyordu. Dolayısıyla, Kıbrıs Türk toplumu diye bir “siyasi toplum” vardır ve Annan Planı da bunu böyle kabul ediyordu. Nitekim Aralık 1963 tarihinden sonra Kıbrıs Türk toplumunun hangi isim altında olursa olsun -Geçici Yönetim, Otonom Yönetim, KTFD ve KKTC- altına imza koyduğu antlaşmalar, Yeni Durum tarafından tanınacaktı. Kısaca, KKTC ortadan kalkarken Kıbrıs Türk toplumunun siyasi varlığı Yeni Durum’da devam ediyor olacaktı.
Peki, ama “Bakire Doğumu” teziyle ve “Yapıcı Belirsizlik” yöntemiyle yapılmak istenen neydi? Hangi soruna çözüm bulmak isteniyordu? Hiç kuşkusuz, bunun arkasında egemenlik tartışmaları yatıyor.
Kıbrıs Türk tarafı “mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasını değiştirerek federal bir devlet şekline dönüşmesine” karşı çıkıyordu. Bugün de karşı çıkıyor. Bu, Kıbrıs Cumhuriyeti 1964’ten beri Kıbrıslı Türkleri temsil etmediği için yapılıyorsa, anlaşılır bir şeydir. Ancak “bir Kıbrıs Cumhuriyeti vardır (Rumların elinde olan), bir de KKTC vardır ve yeni devlet bu iki devletin üstüne bina edilecektir” demeye getiriliyorsa, burada sorun vardır. Çünkü böyle bir yaklaşım ayrılma hakkının kullanılmasına açık iki ayrı egemen devlete dayalı KONFEDERAL bir düzenlemeyi öngörmektedir ki, bunun Kıbrıslı Rumlar tarafından kabul edilmeyeceği çok açıktır. Ayrıca, KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti eşit kefeye konuyor ki, bu da kullanmaktan çok hoşlandığımız ve sık sık dile getirdiğimiz “gerçekler” sözcüğü ile pek bağdaşmıyor.
Burada bazı kesimlerin ileri sürdüğü bir görüş de şudur: “1964’te yaşanılanlardan sonra biz devletsiz kaldık, Kıbrıslı Rumlar ise devlete el koydu. Bunun gelecekte tekrarlanmasını engellemek için ve olası bir çatışma durumunda Kıbrıslı Türklerin de devlet sahibi olabilmesi için yeni ortaklık iki ayrı devlet üzerine kurulmalıdır”.
1964 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıslı Rumların eline geçmesi, Kıbrıs Antlaşmalarının doğasından kaynaklanan bir durum değildi, siyasi ve askeri gelişmelerin sonucuydu. Gelecekte de olası bir “geçimsizlik” durumunda kimin ne olacağı konusunu, büyük ölçüde siyasi durum ile güç dengeleri belirleyecektir.
Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: Birleşik Kıbrıs Devletinde egemenlik ve demokratik meşruiyet sorununu iki tarafın da kabul edebileceği şekilde çözmek için ne yapılabilir?
Bana kalırsa bu sorunu çözmek için ne “Yapıcı Belirsizlik” gibi bir bulanıklığa, ne de “Bakire Doğumu” gibi bir mistisizme ihtiyacımız vardır. Ne de Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu zaman yapılan hatayı tekrarlayarak egemenliğin kaynağını göstermemek gibi bir eğilim içinde olmalıyız.
“İkinci Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulacaksa, bu devletin egemenliğinin İKİ TOPLUMDAN (devletten değil) kaynaklandığı açıkça kayıt altına alınmalı ve bu da yeni anayasada açık açık belirtilmelidir. Bu durum, tarihi ve siyasi gerçeklere çok daha uygun düşer. Eğer Kıbrıs Rum tarafı “ayrılma hakkı” endişesi içinde buna itiraz ederse, o zaman şöyle bir formül ileri sürülebilir: devlet -diyelim ki “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti- egemenliğini iki ayrı toplumdan alır, ancak bu egemenlik bölünmezdir.”
Böylece devlet meşruiyetini iki ayrı toplumdan almış olur, ancak paylaşılan egemenliğin bölünmezliği de kabul edilerek, egemenlik olgusuna ayrılıkçı bir noktadan bakılmadığı gösterilmiş olur. Kıbrıslı Rumlar ise Kıbrıslı Türklerle güç paylaşımının Kıbrıslı Türklere verilmiş bir “İMTİYAZ” değil, egemenlik paylaşımından kaynaklanan bir hak olduğunu teslim etmiş olur.
Böyle bir öneri Gali Fikirler Dizisinde vardı...