Ürkütücü boyutlara ulaşan “kanser” olayları ülkemizde, nüfus oranına göre oldukça yüksek. Bu sayıyı artıran sebeplerin ortadan kaldırılması yönünde yapılan çalışmalar ve şimdiye kadar alınan tedbirlerle azalmasını beklediğimiz bu vakalar gün geçtikçe çoğalmakta ve korkunç rakamlara ulaşmaktadır.
Nedeni gayet açık: Kansere bilet kesen faktörler bilindiği halde bunların ortadan kaldırılmasında bir türlü etkin olamıyoruz. Neden olamıyoruz çünkü devlet mekanizmalarında her yerde eksik olan “ denetimsizlik” insan sağlığını ilgilendiren konularda da eksik.
1960’lı ve 1970’li yılları hatırlıyorum, hatta 1980’lere kadar sebzeler doğal gübrelerle üretiliyordu.
Üreticiler ticari kazanç için daha farklı yollar keşfettikçe, daha fazla kazanç sağlamak amacıyle sebze ve meyvalara farklı kimyasal madde kullanmaya başladılar.
Tabi ki, Üreticilerin büyük bir çoğunluğu, sebzelerde erken olgunlaşmayı sağlayan kimyasal maddeleri kullanırken, bir çoğunun insan yapısındaki hormonal dengeyi bozduğunu, kısa sürede kansere yakalanma riskini artırdığı bilgisine sahip olmadan ve bilinçsizce, hatta kimileri “Türk’e birşey olmaz, kaderciliğine” sığınarak, işini ciddiye almıyor.
Unutmamalıyız ki çocuk yaştakiler için çok daha fazla etki gösteren hormonlu gıdalar, çocuk gelişmesinde de önemli olumsuz etkiler yaratmaktadır.
Ülkemizdeki gıda mühendisi sayısını tam olarak bilmiyorum. Ama Devletin gıda mühendislerinden oluşan düzenli bir denetleme mekanizması oluşturmadıktan sonra, toplumu oluşturan bireyler olarak kendimizi kobay hissetmeye devam edeceğiz.
Yani Devlet, üreticiye yeterli düzeyde yasal denetim ve kontroller uygulamazsa, ülke vatandaşına karşı yasal olarak da suçlu olacaktır. Bu devletin bir görevi değil mi? Nasıl ki görevi suistimal yapanların suçlu sayılabileceği gibi, devlet de halkının sağlığıyla ilgilenmediği için bu konuda suçlu sayılmaz mı?
Tüketiciyi koruma yasası nerede? Neden uygulanmıyor? Peki ne kadarımız bu tüketici koruma yasasına dayanarak hak arama yoluna gittik ki?
İnsan sağlığı bu kadar ucuz olmamalı. Sağlık Bakanlığı bu konuda geç de olsa çok ciddi bir çalışma başlatmalı. Yoksa bugünün çocukları, yarının potansiyel kanser hastaları ya da sağlıksız nesilleri olmaya devam edecektir. Yazık değil mi?
İlgili bakanlıklar, tarımla uğraşan kişilerin daha bilinçli üretici olmaları için bir bilinçlendirme ve eğitim kampanyası başlatıp tüketiciyi korumadan yana hareket etmeli. Bu konuyla ilgili yasa varsa, o yasayı detaylı biçimde anlatan ve aksi davranılması durumda ne gibi cezaların uygulanacağı konusunda üreticiyi bilgilendiren kitaplar ve broşürler çıkarmalı ve dağıtmalıdır.
Üreticiye, kullanılan zirai ilaçların, kimyasalların ya da hormonların ne gibi yan etkileri olduğunu, insan sağlığına ne kadar süre içerisinde nasıl zarar verdiğini görsel ve kolay bir dille detaylarıyla anlatılmalıdır.
En önemlisi de ilaçlamadan ne kadar sonra ürün toplanabileceğini ve piyasaya ne zaman sürüleceğininin broşürlerle, eğitimlerle anlatılmasıdır.
Ve mutlaka cezai müeyyideler en ağır şekliyle uygulanmalıdır.
Ticari kazanç uğruna yapılan bilinçli zararın cinayetten bir farkı yoktur.
Bu nedenle galiba en güzeli, Türkiye’deki gibi, bakanlık tarafından ruhsatlandırılan ilaçlar, reçete ile satılsın. Reçetede, ürünün ismi, dozu ve miktarı ile gerektiğinde uygulamaya hazırlama ve kullanım şekli belirtilen, tarihli ve imzalı bir kontrol sisteminin kurulması gerekmektedir. Örneğin reçete 3 nüsha düzenlenir ve satıcı, üretici ve bakanlık bu reçete uygulamasında denetimi bakanlığın elemanlarına bağlar.
Üreticisinin, yasal sorumlulukları yanında elbette bir de vicdani sorumlulukları olmalı.
Bugün için bir lüks gibi görünse de, “organik tarım” tabiattaki doğal dengeyi bozmadan, hatta doğal dengeyi ve verimliliği artıracak bir biçimde geliştirilerek yapılan tarıma yönelmek en doğrusu.
Çünkü, organik tarım, insanın kullandığı her türlü gıda ve besin maddelerinin insan sağlığına zarar vermeyecek ya da en az zarar verecek şekilde devamlı üretilmesini sağlayan bir yöntemdir.
Sağlık, temel bir insan hakkıdır. Bu hakkımıza sahip çıkalım.