Beklenen buluşma gerçekleşti ve Guiness Rekorlar Kitabı’na girmeğe aday Kıbrıs konusundaki süreç, yeni bir aşamaya ulaştı.
Buluşma öncesinde ısrarla savunulan “2008’de Çözüm”hedefi, “en yakın zamanda çözüm” hedefine dönüşerek (hep karşı olduğumuz), zamana yayıldı. Onunla da kalmadı, “Annan Planı zemininde görüşme” istemimiz, adı konmamış “8 Temmuz mutabakatı”na dönüştü.
2008’de çözüm hedefi, iç siyasal tartışmalara da kaynaklık etmişti. Durum değiştiğine göre, iç politik durum bundan nasıl etkilenir, doğrusu kestiremiyorum.
İç politika ile ilgisini bir yana bırakarak konuyu açalım:
İlk Duygu: Burukluk
İşin doğrusu, bizim “Annan Planı zemininde” ısrarımızı hep yadırgadım ve gereksiz gördüm. Bunu ciddi, hatta stratejik bir hata olarak değerlendirdim.
Doğrudur: Annan Planı, ortaya çıkan çözüm hedefli belgelerin en ayrıntılısı ve kapsamlısıdır. Sürecin bundan sonraki aşamalarında gözardı edilemiyecek bir belgedir. Hatta pekçok bölümü olası yeni bir belgeye aynen aktarılacaktır ama bunu bir tür önkoşul olarak ortaya koymanın mantığını hiç anlayamadım.
Mesele, yalnız Rumlar’ın %75’inin hayır dediği bir planda ısrar etmenin yaratabileceği psikolojik sıkıntı değil! “Annan Planı zemini”nde görüşme ısrarı, kendi kalemize gol atma olarak geliyor bana!
Nedeni şu:
Rum lider Hristofyas, yeniliğin, ümidin simgesi gibi lanse edildi. Rum halkının %75 oranındaki ret oyu da ortada! Yeni çözüm arayışları, doğrudan ve resmen Annan Planı zemininde olacaksa bize, “biraz geri çekilin de anlaşabilesiniz” deneceği açık değil mi?
Çözüm arayışları, Annan Planı zemininde yapılmayacaksa biz yine geriye doğru itileceğiz ve benim kanıma göre, olası bir çözüm saflarımızı terkedip geriye çekilmemizle sağlanmaya çalışılacaktır. “Uluslararası toplum” bu yönde çaba harcayacaktır. O zaman niye yumuşak karnımızı kendimiz gösterelim? Niye Annan Planı zemininde çözüm diye ısrar edelim?
Neyse ki adına “21 Mart mutabakatı” denmeye başlanan ve büyük olasılıkla böyle anılacak olan yeni belge, bir bakıma Annan Planı zemininde çözüm ısrarımızı ortadan kaldırmak suretiyle, olumlu bir işlev de kazanmış oldu.
Bana göre bu durum sevindirici! Yine de içimizde bir burukluk var. Kim ne derse desin, “21 Mart Mutabakatı” 8 Temmuz mutabakatının adı konmamış bir versiyonudur. Yani görüşmeye giderken ısrarla reddettiğimiz bir şeyi, görüşme sırasında kabul edip ilk psikolojik sarsıntıyı yaşamış olduk. Buna yenilgidir demiyorum, ama tutarlılığımız konusunda, karşı tarafın ve (açığımızı yakalama konusunda uzman olan) “uluslararası toplumun” eline bir koz verdiğimiz kesin!
Başka bir burukluğumuz da, “2008’de çözüm” hedefimizden, “en erken zamanda çözüm” adına geri adım atarak, sonu gelmez süreç bataklığına saplanıp kalma olasılığı!
Sonuçtan Ümitli Olmak
Sürecin yeni aşaması, bizi nereye kadar götürür, kestirmek zor . Ben kendi hesabıma, sonuçtan ümitli olmadığımı bir kez daha vurgulayayım. Daha doğrusu, bir sonuca ancak geri adım atmamız, hem de kırmızı çizgilerimizden geri adım atmamızla ulaşılabileceğini düşünüyorum. Hristofyas’n söylemleri ve diplomasinin çok iyi bildiğimize inandığımız yapısı, başka türlü düşünmeme olanak vermiyor.
Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat’ın, bazı söylemlerine katılmıyorum, ama Sayın Talat’ın sırf bir sonuca ulaşmak için kırmızı çizgilerimizden geri adım atacağını düşünemiyorum.
Hristofyas’ın, kemikleşmiş Rum politika ve hedeflerini aşıp/aşabilip kırmızı çizgiye dönüşen vazgeçilmezlerimizi kabullenmesi de zor, hatta olanaksız (gibi).
Ümitli değilim derken bu öngörülerden hareket ediyorum.
Yumuşak Karnımız
Dış politika, iç politikadan soyutlanamaz. Yaralı bir bünye, dış politikada güçlü ve etkili olamaz.
Hep vurguladığım gibi, sürecin bu yeni aşamasında, yaralı ve bütünlük, birliktelik göstermeyen bünyemiz, bizim yumuşak karnımızdır.
Sayın Talat’ın görüşme heyeti, yaralı bünyemizin bir göstergesi oldu. Heyette yer alanlar, çok değerli insanlar. Herbiri bir değer, ona kuşkum yok! Ama heyetin fazla partili/siyasi olduğu da bir gerçek! Heyette teknokrat yok! Dışişlerinden kimse yok. Eğer bu, bilinçli bir tercih olmuşsa, hoş olmayan görüntü daha da bozulur ve “acaba” diye sordurur.
Kurulacak komite ve çalışma grupları, daha geniş açıdan değerlendirme yapmayı gerektirir diye düşünüyorum. Ülkemizin, her alanda yetişmiş beyinleri, kendilerini kanıtlamış akademisyenleri var. Bunlardan yararlanılmalıdır. Hatta partiler bile işin içine çekilmelidir. (Şimdilik bunun hayal olduğunun ayırımındayım.)
Son Olarak
Bazı çevreler, geniş halk kesimlerinin Annan Planı sürecinde olduğu gibi sokağa döküleceği beklentisi içinde görülüyor. Benim gözlemlerime göre halkımız, sonuca ulaşma olasılığını pek görmüyor. Heyecan da yok. Bu bakımdan, süreç olabildiğince sakin seyredecek diye düşünüyorum. Buna karşın, Cumhurbaşkanı’nın, olabildiğince geniş kesimler, özellikle de partiler için sürece katkı yapabilecekleri yollar bulmasının, masada elini güçlendireceği kesindir.