Muzaffer Buyrukçu, bana göre Türk Edebiyatı’nın usta kalemlerinden birisidir, ama ne yazık ki değeri tam bilinmiyor. İnsanın öldükten sonra değerinin ortaya çıktığı yönünde yaygın bir inanış olmasına karşın Buyrukçu, (yine bana göre) ölümünden sonra da anlaşılmadı.
O’nun ilginç kitaplarından biri, “Telefon Konuşmaları” adını taşır. Kitap; insanı, insanlık hallerini, telefon konuşmaları ekseninde anlatan öykülerden oluşmaktadır. Buyrukçu kitabının adını “Telefon Konuşmaları” olarak koyar ve insanlık hallerini telefon konuşmaları ile anlatırken, telefonun gelecekte (yani bugün) insan yaşamındaki odaklardan biri olacağını öngörüyor muydu; yoksa sanatçı duyarlılığı ile mi konuyu önemsemişti, bilemem. Bildiğim, telefonun artık “vazgeçilmez”lerimizden biri olduğu, özellikle cep telefonunun, insan yaşamını altüst ettiğidir.
Telefonla Gelen Kötü Haber
Geçen gün arabada giderken telefonum çaldı. Aldım. (Arabayı eşim kullanıyordu. Trafik suçu işlemedim yani!) Bir “kara haber”di gelen: Zehra Hala’mın oğlu Davut Abi’yi kaybetmiştik.
Son zamanlarda, böylesi kayıplar, beni bir başka da üzüyor. Bilinen şey, ben, Kıbrıs Türkü’nün son yarım yüzyıldaki serüveninde, pek çok odak noktasında bulundum. Bu özelliğim dolayısı ile anılarımı yazmaktayım. Ancak yazmak tek başına iş değil! Yazmadan önce, pek çok kimse ile konuşmak gerekir. Ayrıca ülkemizde, anılarını gelecek kuşaklara aktarması gereken pek çok insan vardır. Ne kadar çok insan yazarsa geçmişimiz de bulanıklıktan uzak, daha net, daha açık görülür.
Ne yazık ki, insanlar “küt” diye gidiyor. Konuşmadan, ardında bir şey bırakmadan!
Davut (Dinçer) Abi de, bir döneme tanıklık etmiş, gelecek kuşaklar için epeyce anlatacağı olan bir kişi idi. Ne yazık ki O da, birçokları gibi, bildiklerini, yaşadıklarını beraberinde götürdü.
“Leymosun Leymosun, Sana Aşkolsun”
Halamın oğlu olarak, pek gençlik arkadaşlığımız olmadı, Davut Abi ile! Çocukluğumuzda Boğaziçi’ndeki (Güney’deki Lârnaka Aytotrosu) evlerimiz komşu idi. Benden yaşça oldukça büyüktü.
Geçen yıl, Samtay’ın düzenlediği müzik sempozyumunda da anlatmıştım: Belleğimde, O’nunla ilgili, hiç silinmeyen çocukluk anım, bugün artık pek bilinmeyen, öz be öz Kıbrıs türküsü “Leymosun Leymosun, Sana Aşkolsun”u yüksek sesle söylemesidir.
Birkaç yıl, Tuzla’da (Güney’deki) aynı akraba evinde kaldık. Ama arkadaşlığımız yoktu. O büyüktü, biz çocuk! Öyle “büyük”, “ağabey” olunca küçüğünü ezen cinsten biri değil, küçüklere “ağabeylik” yapan birisi idi.
Özverili, İnançlı Direnişçi
1958’de Namık Kemal Lisesi’ni bitirip köye döndüğüm o yaz, Kıbrıs’ta dehşetin, vahşetin kol gezdiği, Türk-Rum kavgasının tabana yayıldığı, Türk köylerinin baskına uğradığı korkunç günler yaşanıyordu.
Bir gece bir haber sardı Boğaziçi’ni: “Rumlar, Türk mahallesine saldıracak!” Eline topuzu, yabayı, çapayı, kazmayı alan, don-gömlek Türk-Rum mahallelerini ayıran sınıra koşuştu.
Saldırı olmadı ama yapılan konuşmalarda, örgütsüzlükten yakınılıyor, bir şeyler yapmanın gerekliliği vurgulanıyordu.
Daha 1957 sonları veya 1958 başlarında Namık Kemal Lisesi öğrencisi iken, TMT’ye girip direnişçi olmuştum ve o günlerde köylerde liseyi bitirmiş, daha doğrusu okumuş insan sayısı azdı. “Durumdan görev çıkardım”: TMT’yi köyde kurmalıydım. Öyle de oldu. Güvendiğim yedi-sekiz kişiyi bir araya toplayıp onlara “biz TMT’yiz” dedim.
Dedim demesine de, bölgede ve ilçe merkezi Lârnaka ile hiçbir örgütsel bağlantım yoktu. Mağusa’daki bağlantılarım ise, Lârnaka’da işe yaramıyordu.
TMT’nin izini sürmeğe çalıştım. Güvenerek, inanarak konuyu Davut Abi’ye de açtım. Meğer O’nun da içi içini yiyormuş. O da, direnişe katılmaya can atıyor ama muhatap bulamıyordu. O günlere kadar Lârnaka’da bir TMT örgütlenmesi olmamış, ya da olmuşsa bile varlığını duyuramamış, duyumsatamamıştı.
Biz köyümüzde kendi kendimizi örgütlemeye çalıştık. Davut Abi de bize Lârnaka’dan destek veriyordu. En büyük eksiğimiz silahtı. Tek bir silahımız bile yoktu. O’nun kurduğu bağlantı ile ilkel bazı silahlar bulduk; ama bunlar için para gerekiyordu ve tümü ile parasızdık. Davut Abi bir bankada memur olduğu için, azbuçuk bir maaşı vardı. Parayı o verdi. Sözde borç almıştık. Oysa o para hiç ödenmedi. Davut Abi de hiçbir gün alacağını istemedi. İstemek bir yana, anımsatmadı bile!
Böylece O’na karşı olan hayranlığım, “özverili, inançlı direnişçi” hayranlığına dönüştü.
Silah edinme maceramız, bir arkadaşımızın (rahmetli Arif Şenyapılı), özverili bir davranışla suçlamayı üzerine alarak tutuklanmasına kadar gitti.
Sıkıntılarla Dolu Bir Yaşam
Kısa keseyim: O yıl (1958) Üniversite eğitimimi çin Ankara’ya gittim.
Davut Abi, Larnaka’daki TMT örgütlenişinin önde gelen kişilerinden biri oldu. Larnaka Sancağı’nda ikinci adam durumuna geldi.
1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulunca, Türk Cemaat Meclisi Üyeliği’ne seçilerek milletvekili oldu.
21 Aralık 1963’te Akritas Planı’nın uygulamaya konması ile başlayan silahlı direnişimizde Larnaka Sancağı’ndaki üst düzey görevi ile milletvekilliği sürüyordu.
Bu sırada ciddi sağlık sorunları peşini bırakmadı. !964 başlarında, bir İngiliz askeri helikopteri ile Lefkoşa’ya, oradan da Ankara’ya kaldırıldı. Ankara’da inanılmaz sıkıntılar yaşadı. Kıbrıs’a da dönemedi. Türkiye’de ailesine bir hayat kurmağa çalıştı, oradan çalıştığı firma tarafından Avustralya’ya gönderildi.
Üç kızı olmuştu. Kızları büyüdükçe yurt özlemi depreşti. “Çocuklarını yabancılaşmaktan kurtarıp toplumuna kazandırmak amacı ile,” çok iyi bir düzen kurduğu Avustralya’yı bırakıp Kıbrıs’a dönüş yaptı.
Karı Koca İki Eski Direnişçi
Girne’de oturduğu için sık sık görüşemezdik. Görüştüğümüzde de eski konuları hiç açmazdık. Aylarca önce bir tek kez, O’nunla geçmişe gittik. Eşi Gökser Yenge de konuşmamıza katıldı.
O günkü konuşmamızda beni şaşırttan bazı şeyler öğrendim: Meğer Gökser Yenge de TMT’nin andiçmiş bir üyesi imiş ve pek çok olaya tanıklık etmiş.
Karı koca iki eski direnişçi idiler yani!
Uygun bir zamanda uzun uzun konuşmak ve konuşulanları kaydetmek için anlaştık.
Ne yazık ki o yeniden konuşacağımız gün hiç gelmedi. Daha doğrusu ben o günü yaratamadım. Ve o gün gelmeden Davut Abi’nin ölüm haberini aldım.
Ne kadar yerinsem boşuna! “Kaçan balık büyük olur” demiş atalarımız. Ama benim kaçırdığım balık, büyüklüğü sonradan abartılan bir balık değil!
Hep öyle oluyor son zamanlarda! Geçmiş için “hazine” değeri olan insanlarla konuşmağa karar veririm. Kararımı uygulamadan bir bakmışım ki kuş uçmuş.
Kıbrıs Türkü’nün Hali
Davut Abi Girne Karaoğlanoğlu’nda mezara verilirken özelde ailemin, genelde Kıbrıslı Türkler’in serüvenine takıldı kafam!..
Biz ailece Güney Kıbrıs’ın Larnaka ilçesine bağlı Boğaziçi (Aytotro) köyündeniz. Aile’nin birer ana kolu, (Güney’deki) Tuzla ile Akıncılar’dan! Ailenin kolları sonradan Türkiye, İngiltere, Avustralya ve Amerika’ya uzandı.
Atalarımın ve babamın mezarları Güney’de, Boğaziçi’nde! Tuzla ve Akıncılar’da olanları da var. Bir amcam ile bir dayımın mezarları İngiltere’de, Davut Abi’nin annesi Zehra Hala’mın mezarı Avustralya’da, annem ile bir amcam ve bir halamın mezarları Yeniboğaziçi’nde!
Yani hem aile, hem ailenin mezarları çok geniş bir coğrafyada!
Özelde ailem için anlattığım bu durum, genelde tüm Kıbrıs Türkleri için de geçerli!
Ölüm insana pek çok şey düşündürüyor ya! Ben de özelde ailemi, genelde Kıbrıslı Türkleri dünyanın orasına burasına savuran geçmişimizi, yakın tarihimizi düşündüm.
Buna yalnızca “dünya hali” diyebilir miyiz? Yoksa tarihin, politikanın gazabı mı? Ya da Asyalı göçebe atalarımızdan bize genlerle ilgili bir şeyler mi geçti?
En önemlisi, geleceğimiz nasıl? Nereye gidiyoruz? Bunca badireden sonra, daha toslayacağımız bir şey mi var?
“Ev alma komşu al” diyen atalarımız, bugünlerimizi nasıl böylesine gerçekçi bir öngörü ile kestirebildiler?
“Düşünüyorum, o halde varım” dedi bir ünlü düşünür.
Biz halk olarak, bunca badireye karşın, “toplumsal bellek” konusunda olduğu kadar, “toplumsal düşünce” konusunda niye başarılı olamıyoruz?
Varoluş-yokoluş çizgisinde bile, birbirimizi (anlamadan, anlamaya çalışmadan) niye yiyoruz?
Niye?
Neden?
Davut Abi’nin mezarı başında, sizinle paylaştığım bu düşüncelerim depreşti.
Nur içinde yat Davut Abi!