Yeni süreç işliyor. Komite ve çalışma grubları oluşturuldu. Bir husus, belirgin biçimde ortaya çıktı.
Yeni süreçte, “eski” ile tüm bağlantıların koparılmasından, yola tümü ile “yeni yüzlerle” çıkılmasından söz ediyorum.
Bu durumu yadırgadığımı peşinen söylemeliyim. “Kıbrıs” gibi, çapraşık, karmakarışık, “sorun içinde sorun”larla dolu bir konuda, geçmişle bağları koparmak, pek mantıklı gelmiyor bana! Konu ile ta baştan (ya da uzun süreden) beri içli dışlı olan, neyin nerede başlayıp nerede bittiğini bilen, işin “trik”lerini anlayabilecek bilgilerle donanmış; sözün kısası konunun uzmanı kişilerden (politik düşünceleri, hatta ideolojileri ne olursa olsun), yararlanmamak anlaşılır gibi değildir.
En azından benim için öyledir.
Bunu söylerken görev verilen yeni yüzleri küçümsediğim anlamı çıkmasın! Kesinlikle sözkonusu değildir. Birçoğunu tanımıyorum zaten! Ve tanımadığım kişilerle ilgili yorum yapamam.
Konu bambaşka bir konudur.
Bu değinme ile yetinerek, yaşamsal önemdeki iki konunun bu süreçteki yeri ile ilgili düşüncelerimi aktarmak ve uyarılarımı yapmak istiyorum.
Konulardan birisi, Türkçe’nin AB resmi dilleri arasına girmesi, diğeri spor ve kültürel konulardır.
Türkçe’nin AB Resmi Dili Olması
Benim, hem konuşma, hem yazı dilim temizdir ama bu konuda (çok kızgın olduğumdan) “kaba” olacağım.
Kıbrıs Rum Yönetimi, üyeliğe girerken, kendi anayasasına göre resmi dillerinden birisi olan Türkçe’yi AB’ye deklere etmemekle “halt” etmiştir.
Üye aldığı bir ülkenin, kendi anayasal düzenine ters beyanına rıza göstererek, Türkçe’nin resmi dil olmamasına göz yuman AB’ de “halt” etmiştir.
Kimse bana katakulli okumasın! AB mekanizmasını, dengelerini ve saireyi mazeret göstermesin! AB, üye aldığı bir ülkenin, kendi resmi dillerinden birini gözardı etmesine, bu bağlamda hukuk kıyımı yapmasına göz yummamalı, ortak olmamalıydı.
Garantör ülke İngiltere, tek başına bile bu “halt”ın işlenmesini önleyebilirdi. Önlemeyerek, o da “halt” etmiştir.
Çok şeyler söylenecek bir konudur. Yer konusundan bukadarla yetiniyorum.
Yeni süreçle ilgili olarak söylemek istediğim şu: Konu, sürecin ta başında temize çıkarılmalıdır. Konuyu, olası bir çözümün doğal bir sonucu olarak görmek, ileride, toslayacağımız bir kayanın karşımıza dikilmesini, bir bakıma peşinen intiharı kabullenmek demektir; çünkü Türkçe’nin AB’nin resmi dili olması konusu, olası bir çözümün doğal sonucu olmaz. Bunu ayrıca çözmek gerekecektir.
Demek ki çare, olası çözümden önce (uygulanması, olası çözümle birlikte/aynı anda olabilir), bulunmalıdır. AB kararı aynı zamanlama ile alınmalıdır.
Eğer bu yapılmazsa, çözüm olsa bile, Türkçe’nin AB’nin resmi dili olmadığı gerçeği ile yüzyüze gelebileceğiz.
Bu benim birinci uyarımdır. İsteyen dikkate alır. İstemeyen, gün gele, bunun vebali altında kalır.
Uluslararası Topluluk İçinde Spor Ve Kültür
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre, “spor” ve “kültür,” fonksiyonel federe birimler olan Cemaat Meclisleri’nin “münhasır” yetkisinde idi.
Bunun en basit anlamı, iki toplumun, spor ve kültür alanlarında, uluslararası toplumla aracısız ilişkiye girmesi ve bu uluslararası toplum içinde yer alma hakkına sahip olmasıdır.
Uygulamada ne oldu?
Bu anayasal kurallara karşın, spor federasyonları uluslararası federasyonlara giremedi, Kıbrıs için tek bir PEN Yazarlar Kulübü kabul edildi.
Kıbrıs Cumhuriyeti kisvesi altında, Kıbrıs Rum Yönetimi, kendi anayasal kurallarını hiçe sayarak/yok varsayarak, sözkonusu alanlarda kendisini “münhasır” yetkili olarak gördü.
Hikaye uzun! Özellikle spor açısından çok uzun! Bu yazı içinde daha çok anlatmanın olanağı yok!
Diyeceğim şu:
Kıbrıs’ta olası bir çözüm, 1960 Anayasası’nda, bugüne kadar ortaya çıkan tüm çözüm planlarında, bu bağlamda Annan Planı’nda öngörüldüğü gibi, spor ve kültür işlerini kurucu devletlere bıraksa bile (ki elbette öyle olacaktır), sorun aynen sürebilecektir. Sürebilecektir diyorum, çünkü bu konuda belirleyici olacak olan, Rum sivil (ya da yarı resmi) örgütlerinin “rızası” olacaktır.
Bundan dolayıdır ki bu sorun da, olası siyasal çözümden önce (uygulaması çözümle birlikte olacaksa bile), çözümlenmelidir.
Eğer, gün gele kafamızı duvara vurmak istemiyorsak, bu konuda ödünsüz olmalı, dimdik ayakta durmalıyız.
Bunu da ikinci bir uyarı olarak kamuoyunun bilgisine getiriyorum.
Son Olarak
Dile getirdiğim iki konu, komite ve çalışma grupları konusunun “aceleye getirildiği” izlenimi vermektedir.
Oysa bu denli yaşamsal konular için, “geç kalma” diye bir kavram olmamalıdır.
Olabildiğince geniş kesimleri işin içine katmanın ve şeffaf olmanın yararları açık değil mi?