Siyaset yazmamak...
Haftalardır siyaset yazmaktan, bıktım! Bugün rahat bir Pazar yazısı yazsam diyorum Bir yer odasından, perdeyi aralayıp, fırtınalı denizin kükremesine bakmayı! Ya da rüzgâr altında çırpınan çimenleri
Adamızın, yaz gelmeye başlayınca büründüğü, o yeşil kadar güzel sarılığı veya Vincente von Gough, buraya da gelseydi, sarıları nasıl olurdu acaba? Güneş altında buram buram, buğday kökü kokan tarlaları Martin Scorcesse miydi, o Baba filminde Sicilya'nın sarısını gözümüze sokan? Hani o müthiş müzik eşliğinde!
Buğday, bereket yani Ekmek!
Leonardo gelmiş Ama sarıdan değil, Lefkara İşi'nden etkilenmiş
Sarı'yı mı anlatsam bugün? Kıbrıs'ın sarısını? Yazda Güneş altında Hani bakır bir tepside, fırına verilmiş hissedersiniz kendinizi ve nereye baksanız, sarıdır
Yoksa ben, gene de bir perdenin ardından, rüzgâr altında, yaralı bir kuş yüreği gibi çırpınan çimenlere ve kükreyen denizlere bakmaya mı dönsem? Güya, selim Sanki selâmette! Faraza, huzur içinde
Karanlık bir denizde, ışıklar içindeki bir geminin güvertesinde, yanımda kolumun tüylerinin, kolunun ayva tüylerine dokunduğu bir kadınla, uyuyan denize bakmaktan mı bahsetsem?
Ama hayır! Deniz köpürmüş olmalı! Ve ben, karada olmalıyım Rüzgâr, yerdeki çimenleri birbirine katmalı! Onlar da inadına, sarılar ortasında yeşil kalmış
Ve ben, güya huzur duyuyor olmalıyım, onlara bakarken, odamın dinginliğinden
Elektrik kesik olmalı
Rüzgârdan pencereyi de açamamalı ve
Sarılar içindeki bir memlekette, sarıların ortasında, ben yeşili hissedebilmeliyim Bunu mu yazayım dedim bugün, kendi kendime? Ne köpüren denizin, mavisi; ne yaz bulutlarının örttiğü gök yüzünün grisi, ille de çimenin yeşili mi? Onca sarıya rağmen?
Bir dağın doruklarında, ülkenin bütün havasını solumaya mı çalışayım? Denizlerinde erimeye mi? Madem ki bu bir Pazar yazısı Ve madem ki bu kadar usandım "ciddi" işlerden
Yoksa madem ki şiirden sardırdık, bir de şiir mi patlatsam?
Sayfayı da, ortamı da yumuşatsam mı?
Yoksa o meş'um 16 Mart 1978 gecesi, öldürülen yedi gencin arkasından, İstanbul Üniversitesi Büyük anfide, hep beraber söylediğimiz o Azeri türküye mi dönsem? Fuzuli dedik ya! Hani, "men anayım" diye başlar,
" Sulha gelin ey insanlar
Yoksa dünya mahvolar" diye gider
Kemal Tahir, Devlet Ana'da bir yerde, "Yumuşa Yumuşa ki bir şey hasıl olabilsin" der Öyle mi yapalım?
Sarılara allara diye başlayıp, Nazım Hikmet'e mi sardıralım acaba?
Yok
Güneş altındaki sapsarı tarlalardan gelen buğday kokusu ile firtınalı deniz, kıyısında çırpınan çimenler
Sanırım, hayatımızı en güzel anlatacak imgeler bunlar Yok daha iyi bir çağrışım! Gelmedi henüz Şiire sığınmak en iyisi
Kimseler bilemez beni
Senin beni bildiğin kadar
İçinde yanyana uyuduğumuz
Gözlerin
Benim insan parıltılarıma
Dünyanın gecelerinden daha iyi bir gelecek hazırladı
İçinde uçtuğum gözlerin
Yolların gidişine
Dünyanın dışında bir anlam verdi
Bize belirtenler
Gözlerindeki sonsuz yalnızlığımızı
Artık kendilerini sandıkları gibi değiller
Kimseler bilemez seni
Benim seni bildiğim kadar
Nerden de geldi aklıma?
(Paul Eluard)
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.