Bizim mahallede, köşe başında bir market var...
Özellikle Pazar günleri dolup taşıyor...
Akşama doğru; üretici köylerimizden gelen tıka basa dolu kamyonların taşıdığı taze sebzelere büyük bir “hücum” başlıyor...
Bizim mahallenin marketi; çevreden, Rum tarafından, başka kesimlerden gelen tüketicilerin akınına uğruyor.
İnsanlar, haftalık alış-verişlerini yaparken, çoğu zaman trafik sıkışıyor, müşteri araçları Lefkoşa-Güzelyurt yoluna kadar taşıyor...
Bu Pazar, bunların hiçbirisi olmayacak...
Hükümet’in kararına göre; market kapanacak, siz de biz de rahat edeceğiz...
Bunun, mutlaka bizim bilmediğimiz bir “toplumsal fayda”sı olmalı...
Yıllarını “sol” mahallede geçirmiş bir Çalışma Bakanı “Çalışma Saatleri Reformu”nu uygulamaya koyduğuna göre, mutlaka bir bildiği vardır...
Market sahiplerine ve işadamı örgütlerine saldırırken kullandığı sert söylem “emekçi”lerin ruhunu okşuyor ve “solculuk” tadı veriyorsa da, yine de “tez”ini izah ederken Türkçesinin yetmediği gözlemleniyor...
Bizi de mahalleden, yaşamın içinden örnek vermek zorunda bırakıyor...
Bu Pazar bizim mahallede, Pazar sabahı alış-veriş keyfi olmayacak...
Evinden çıkan emekli memur, gazetesini “market”ten alamayacak...
Haftalık alış-verişini hafta sonu akşam üstü bu marketten yapan hesaplı işçi ailesi, bu keyfi tadamayacak...
En önemlisi; her hafta bu markete ve buna benzer marketlere sebze satan üretici köylü, pazara mal getiremeyecek...
Peki bizim mahalleli ne yapacak?
Bu 350 metre kareden küçük “market”i yaşamından, alışkanlıklarından çıkaracak...
Ne olmuş yani, diyebilirisiniz...
Büyük reformlar, böyle küçük fedakarlıkları gerektiriyor...
Ne için?
Bakan Bey’in açıklamasına göre; haksız rekabeti önlemek için...
İddia şu: Marketçilikte tekelleşme giderek büyüyor. Hükümet, bu tekelleri kıracak, küçük marketçiklere nefes aldıracak...
Oysa; bizim mahalledeki küçük markete “Sen 350 metre kareden küçüksün. Pazar günü açamazsın, diyor. Ancak 350 metre kareden büyük olana, yarım güncük bir “şans” tanıyor...
Ne yapacak “büyük” market? Çalışma Bakanlığı’na gidecek, “Ben Çarşamba günü yarım gün kapatayım da, bana Pazarları yarım gün açma olanağı veriniz” diyecek...
Yüce devletin “solcu” yetkilileri de “İzin” verecekler...
Yani; bizim mahalledeki bakkalı bu Pazar kapalı gören tüketici, az ilerideki kocaman süper markete gitmek zorundadır...
Alış-verişini oradan yapacak...
Küçük market kapalı, tekelci olmakla suçlanan patronun marketi açık...
Böylece “Solcu” Bakan bu “Haksız rekabet”i önleyecek...
Birilerinin bize bu CTP “icadı”nın nasıl yürüyeceğini anlatması gerekmiyor mu?
Sanırsınız ki Hükümet; diğer bütün reformları tamamlamış; eğitimi, sağlığı “mamur” etmiş, reform yasalarını tek başına takır takır Meclis’ten geçirmiş ve bir tek çalışma saatleri kalmış...
İşsiz kalmış “avare” gibi kendisine bir “meşguliyet” arayan ve “Buldum buldum” diye feryat ederek marketlerin üzerine saldıran Hükümet; gerçekten ne yaptığını bilmiyor...
Bilse; iş saatlerini bir “Bilmece”ye çevirmezdi...
Tekelciliği önleyeceğim derken, ekonomik durgunluğun egemen olduğu bir zamanda küçük iş yerlerini böyle “taciz” etmezdi...
Gerçekten birileri bize; geceleyin saat onda kapatan bir marketin, geçen pazartesinden beri neden sekizde kapatacağını izah etmek zorunda değil mi?
Bunun nasıl bir “Toplumsal fayda” üretileceğini açıklamak zorunda değil mi?
Kapanacak marketler yerine küçük bakkallar gelişecek ve tüketici onlardan alış veriş yapmak zorunda kalacak, böylece “nefes alacaklar” iddiasına bizleri de yurttaşlar olarak inandırmaları gerekmez mi?
Neden bu Hükümet; tekelcilerle apaçık ve cesurca mücadele etmekten kaçınıyor da, sol kulağını sağ eliyle tutmayı beceremiyor?
Neden küçük bakkallara “standart”lar koymak ve insanımıza daha kaliteli hizmet sunmalarını sağlamak yerine dolambaçlı “destek” için yeni “icat”lara başvuruyor?
Neden market çalışanlarının çalışma saatlerini ve özlük haklarını en katı biçimde ve “Emekçiden yana” bir tavırla bir yasayla belirleyip düzenlemiyor da, işin kolayına kaçıyor?
Hükümet’in görevi; bir kesimi kollamak ve desteklemek ise; bunu neden birçok kesimi rahatsız ederek yapıyor?
Ne yazıktır ki; aklı, birikimi daha yapıcı formüller üretemiyor, daha başkasına cesareti yetmiyor, tüm kesimleri memnun edecek çareleri bulamıyor, kendini anlatmayı da beceremiyor ve böylece her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor...
Kıbrıslı Türk insanı bunu asla hak etmiyor baylar asla...