Bir ‘sevda’ysa barış… Ve barış gazeteciliği
IŞIK KİTABEVİ’nin ‘Medya ve Toplum’ panelinde, konuşmalardan çok, Kıbrıs Türk medyası için de çok önemli bir şans olan Sevda Alankuş’un “ayrılık” kararı etkiledi beni...
Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi dekanı olarak hem öğrencilerine sunduğu bilgi ve vizyon, hem de pekçok farklı etkinliklerde bizlerle özellikle ‘barış gazeteciliği’ adına paylaştıkları önemliydi...
İzmir’e dönüyor, Kıbrıs’ta yaşadığı onca yılın ardından...
Akademik yaşamını, geçmişte pekçok dostumuza eğitim verdiği İzmir’de sürdürecek yine...
Oysa Kıbrıs’a çok yakışmıştı sevgili hocam...
Gecenin sonunda, herkesle vedalaşırken gözünde yaş vardı, yüreğinde birikmiş nice sözcük...
“Çatışan” sözcüklerle gazetecilik yapanların ve “savaş tamtamcıları”nın da gözü aydın artık!..
Durmaksızın “barış gazeteciliği” diye ortalığı “kurcalayan” birileri eksiliyor yani (!)
* * *
Sevda Alankuş, Kıbrıs’ta (ve aslında dünyada) barışın önündeki en önemli engelin kullanılan “dil” olduğuna vurgu yapıyor.
(...) <<... Barışı engelleyen en önemli unsur gündelik hayatta kullanılan dil. Bu dille barış ya da barış gazeteciliği yapılmaz...>>
* * *
Tüm ‘karşıtlıkların’ temeli olarak “kadın erkek karşıtlığı”nı gören Alankuş, “barışın önündeki en önemli engel”in de “eril dil” olduğunu yani “erkek egemen” bir dil olduğunu söylüyor...
“Öteki”ne sürekli olarak “olumsuz” bakan gözler, sözcüklerini de “erkeğin kadın bedeni üzerindeki hakimiyeti”ni düşler gibi kullanıyor...
Oysa “öteki içimizde” diyor Alankuş!..
(...) <<... Aslında Hitler bir Yahudi, her Türk bir Rum... Her Rum bir Türk aslında... Her erkek bir kadın... Mesele ‘öteki’ne bakma biçimimizi geliştirmeyi başarmakta...>>
* * *
Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik süreçlere şöyle bir göz atınız!..
O kadar çok “ayrılığı” konuşuyor, o kadar çok ‘öteki’ne saldırıyoruz ki, “birleşme”ye çalışırken...
Hep “Türkler” ve “Rumlar” var...
Hep “biz” ve “öteki”...
Kimse, yeni bir Kıbrıs’ta “birlikte” neler yapacağımızı konuşmuyor!..
Hep, “ayrı ayrı” nelere sahip olacağımız ya da olmamız gerektiği üzerinde bir didişme, bir çekişme...
Diyeceksiniz ki, “pazarlık süreci” böyle!..
İyi de, bu “dil” gerçekten de “bölüyor” bizi, birleştirmek yerine...
* * *
Evet sevgili hocam, bir sevdaydsa barış ki bizim sevdamız...
Ve barış gazeteciliği de bu sevdaya ulaşmak yolunda en önemli unsursa...
Size, bir ‘teşekkür’ az geliyor...
Açık olsun yolunuz!..
Merak etmeyiniz, biz buradayız!..
Şimdi REMBETİKO zamanı
Kıbrıs’ın güneyinde, Satirigo Tiyatrosu’nun bir oyununu izlemeye gitmiştim.
Lefkoşa Belediyesi ile ortak bir yapımdı ve yönetmeni de Yaşar Ersoy’du.
Ve oyuncular arasında Yücel Köseoğlu, Osman Alkaş gibi ‘tanıdık’ isimler de vardı...
Üstelik Rumca’ydı oyun ve repliklerin çok önemli bir kısmını anlama şansım yoktu.
Yine de ‘mest’ olmuştum...
Haldun Taner’in “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” oyunu sahnelenmişti, güney Lefkoşa’da...
Tarih, barikatların bir anlamda yıkıldığı ve insanların kuzeyden güneye güneyden kuzeye aktıkları ikibin üç yılının son aylarıydı...
Şunu yazmıştım o gün...
“Oyuncular Türkiye bayrağı ile sahneye çıktılar... Artık, değişim başladı... Birbirimize tahammül etmeyi ve birlikte yaşamayı başarmamız gerekiyor. Acaba, bizim sahnelerimizde Yunanistan bayrakları ile bir oyun oynansa, tepkimiz ne olurdu?”
* * *
Tam da ‘Birleşik Kıbrıs’a dair görüşmelerin başlayacağı günün arifesinde, “Rembetiko” oyunu sahnelendi, bu kez Lefkoşa’nın kuzeyinde...
Ve bu kez, Yunan bayrakları ile sahneye çıktı oyuncular...
Hem de Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncuları...
“Türk - Yunan halklarının dostluğuna” armağan edildi oyun, Türkiye’de...
Yunanlı bir yazarın ve yönetmenin oyunu, İzmir’den sürülen Rumların aşkı ve isyanı anlatılarak sahneye taşındı.
Akdeniz tınılarının en güzel örneklerini taşıyan bestelerle...
Buzikinin ve kemanın buluştuğu, ‘barış’ tadında danslarının omuz omuza verdiği bir oyundu.
* * *
Oyun öncesinde, yönetmen Costas Ferris’in Kıbrıslı liderlere çağrısı, “Görüşmelere biraz daha fazla insani duygular katınız” oldu ki, dakikalarca alkışlandı...
Evet, “gözlerinizi kapatıp” yapmayınız vazifenizi ama...
Biraz daha ‘insanca’ ...
Çünkü ‘Rembetiko’ tadında bir ‘barış’ isteğimiz...
Feminist kongre
Hemen ilk yazıda Sevda hocamı anlattım ya!..
Çok iyi bir ‘feminist’..
Hatta bazen, verdiği örneklerde fazladan ‘alınganlık’ yapıyor bence, ‘abartıyor’, illa ki “erkek egemenliğine” bağlıyor her lafı...
Bilmem, belki de haklı!..
* * *
Neyse...
Sevda hocama, bir ‘feminist’ fıkrası göndermek istedim...
Tam da pazarlık!..
Gülelim mi ağlayalım mı, bilemem tabii...
* * *
Dünya feministler kongresinde, Amerikan Delegesi Hanımefendi kürsüye gelmiş:
“Geçen yılın kararlarını aynen uyguladım. Eve gider gitmez kocama:”
- 'Bundan sonra temiz çamaşır istersen kendi çamaşırını kendin yıka. İşte makine orda..' dedim. İlk gün birşey görmedim.Ikinci gün birşey görmedim. Üçüncü gün bir baktım, makinenin başında sadece kendi çamaşırlarını değil, benimkileri de yıkıyor.'
Alman Delegesi söz almış. “Ben de kararımız gereğince kocama: “
- 'Bundan böyle temiz tabakta yemek istiyorsan kendi bulaşığını kendin yıka' dedim.. Birinci gün birşey görmedim. İkinci gün birşey görmedim. Üçüncü gün baktım, makinenin başında sadece kendininkileri değil, benim bulaşıklarımı da yıkıyor.'
Üçüncü konuşmacı Türkiye’den, feminist kardeşimiz; “Türkiye'ye döner dönmez kararımız gereğince kocamla konuştum. Ona dedim ki:”
- 'Bundan böyle yemek yemek istiyorsan, kendin pişirmen gerekecek. İşte mutfak orada... 'Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün sol gözüm biraz açılır gibi oldu, hafiften görmeye başladım...”