Kıbrıs’ta iki halkın lideri 1 Temmuz günü tekrar bir araya geliyorlar. Hiç umutlanmayın, öyle sanıldığı gibi “kapsamlı görüşmeleri” başlatmak için değil, komiteler ne yapmış onları gözden geçirmeye, herhangi bir konuda tıkanıklık varsa onları açmaya, önümüzdeki haftalarda komitelerin neler yapacağına ilişkin “ortak iradeyi” teyit etmeye, yeni kapı falan açılacaksa o konulardaki gelişmeleri gözden geçirmeye ve bir sonraki toplantının ne gün yapılmasına matuf bir görüşme bu… Umulanın aksine, daha önce ilan edilen “Haziran sonuna kadar kapsamlı görüşmeler başlatılacak” kararı hayata geçemiyor. Gelen bilgilere göre Demetris Hristofyas bırakın Haziran’ı, Temmuz’u, şimdi de “Eylül’de gel” türküsünü söylemeye başlamış… Ne güzel şarkıydı o ilk gençliğimizin “Eylül’de gel okul yoluna” parçası… Ne güzel söylüyordu Alpay!
Bizim romantik aşıklar Eylül’de “okul yoluna”mı gelirler, kapsamlı görüşmeler için ara bölgedeki BM temsilcisi konutuna mı bilemeyiz. Ancak esasında kapsamlı görüşmelerin başlayacağı tarihten ziyade iki tarafta da uzlaşıya dayalı siyasi çözüm için iradenin olup olmadığı önemli. Kabul edilmelidir ki uzlaşıya dayalı çözüm için her iki tarafın da uzlaşının acı vereceğini, acısız olamayacağını kabul etmeleri gerekmektedir. Dahası, böyle bir kabul de yetmez, acı verici uzlaşı adımını atmaya hazır olmaları da gerekir.
Ne yazık ki gerek Kıbrıs’taki iklim, gerekse Türkiye’deki durum böyle “acı verici uzlaşı adımı” atmayı gerektirecek bir Kıbrıs çözümüne pek de uygun değildir. Kim yadsıyabilir dostumuz Demetris Hristofyas’ın iktidarının bir taraftan faşist Tasos Papadopulos ve aşırı sağcı Demokratik Partisi, diğer yandan da ondan daha da muhafazakâr ve milliyetçi (nasıl sosyalist oluyor ise) EDEK desteğine bağlı olduğunu. Nitekim, 23 Mayıs görüşmesi sonrasında yapılan ortak açıklamada “eşitlik” ve “iki devlet temelinde çözüm” laflarından cesaret alarak, on yıllardır sürdürülen düşman edebiyatı yerine dostluğun ve çözümün ön plana çıkabileceğine ve çözüm için bir fırsat doğduğuna inanarak 25 Mayıs tarihli yazımızda şöyle demiştik:
“Her şeyden önce, teslim etmek gerekir ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi ve Barış Gücü Misyon Şefi Taye-Brook Zerihoun'un okuduğu ortak açıklama son derece önemli bir vurgu yapıyordu. Bu ortak açıklamaya – ve sonrasında yaptığı ilave açıklamaya – göre, Hristofyas görüşme sürecinin adadaki iki halkın iki devletinin eşitliği temelinde, iki kesimli, iki toplumlu, uniter yapıda bir ‘Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’ isimli yeni ortaklık devleti olduğunu kabul ediyordu. İki devlet… BM’nin tanımladığı çerçevede eşitlik temelinde… yeni ortaklık devleti kuracaklar… Bu Rum tarafı açısından bir devrim… Bir zihinsel devrim!”
Ne oldu? Yanılmışız… Zihinsel devrimi altı gün sürebildi Hristofyas’ın… Papadopulos ve koaslisyon ortakları hizaya çekiverdi dostumuzu anında! Düzeltme yaptı Hristofyas hemen: “Görüşmelerin amacı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni iki toplumlu, iki kesimli federasyona dönüştürmektir. Bakir doğumu, iki devletliliği kabul edemeyiz” diyiverdi…
Gerçi adı çıkmıştı Hristofyas’ın eskiden de ama bu kadar seri dönebileceğine, dönekliğin bu kadar rahat yapılabileceğine inanamamıştık, gördük, takdir ettik! Ne muazzam manevra ama? Böyle bir muhatapla barış görüşebilmek için peygamber sabrına ve Polyanna felsefesine kesinlikle ihtiyaç var…
Kısaca, Güney Kıbrıs’taki mevcut iklim uzlaşıya dayalı bir çözüme pek uygun değil. Tabii ki Hristofyas’ın “kişisel açıdan” çözüme endeksli bir kişi olduğu iddiasını sorgulamak istemiyoruz, ancak görünen köy öyle bir niyeti olsa da olmasa da, 23 Mayıs sonrasındaki dansöz gibi kıvırtmasından anlıyoruz ki mevcut ortamda acı verecek uzlaşıda bulunabilmesi ve siyasi açıdan hayatta kalabilmesi pek kolay değil.
AKP FAKTÖRÜ
Diğer yandan her ne kadar Kuzey Kıbrıs’ta hala daha “tamam acı olsun ama yeter ki çözüm olsun, yarınımızı görebilelim” anlayışının dolayısıyla uzlaşıya dayalı çözümün hatırı sayılır desteğe mazhar olmaya devam etmesine rağmen, Başkan Mehmet Ali Talat’ın üzerine giderek artan bir şekilde ikinci seçeneği, yani fiili bölünmeyi resmileştirecek “iki devlet” çözümünü dikkate alması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını istemesini talep eden baskılar geldiği de bilinmekte… Rum tarafının “bakire doğum” ve “iki kurucu devletin eşitliği” ve “çözümden sonra kurucu iki devletin belli oranda egemenliğe sahip olmaları” temelinde bir çözümü reddetmeye devam etmesi muhakkak ki Talat üzerinde bu “Rumlarla olmuyor, ayrı devlet” baskılarının artmasına sebep olacaktır.
Diğer yandan sonuçta ortaya nasıl bir yeni devlet çıkarsa çıksın çözüm “acı uzlaşı” temelinde gerçekleşecektir. Eğer varılacak sonucun uygulanabilmesi, kalıcı ve yaşayabilir olması hedefleniyor ise, Ankara’nın desteği muhakkak gereklidir. 2002-2004 döneminde, Annan planı pişirilirken Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarına ve artan kamuoyu baskısına rağmen AKP iktidarı “Siyasi otorite benim. Siyasi sorumluluk benim. Kıbrıs’ta çözüm için Türk tarafı bir adım önde olacaktır” politikasını ödün vermeden uyguladı. O zaman gerçekten çok güçlüydü. Ya şimdi?
Bir taraftan artan ekonomik kriz olasılığı diğer taraftan Anayasa Mahkemesi’nde var olma mücadelesi veren AKP iktidarı Kıbrıs’ta acı ödün verebilir mi? Acı uzlaşıyı destekleyebilir mi?
Mevcut durumda Talat 2004’de Ankara’dan aldığı desteği kesinlikle alamaz.
Ancak, bütün bu menfi duruma rağmen, İngiltere Başbakanı Gordon Brown’ın Hristofyas’la görüşmesi sonrasında 5 Haziran’da dediği gibi “Kıbrıs’ta çözüm için uğraşmak Kıbrıslıların hakkıdır.” Eğer Kıbrıs’ta çözüm istiyor isek, ne çözüm umudunu kaybetmek ne de “bu son fırsattır” deme lüksümüz var. Ancak, “tek Kıbrıs devleti” kurulması çözümün tek seçeneği olmaya devam ettiği sürece başarı şansı pek fazla olacakmış gibi görünmüyor.
ALTERNATİF ÇÖZÜM PLANLARI ÜRETMELİYİZ
Uluslar arası toplum Kıbrıs’ta çözümün adı ne olur ise olsun “geliştirilmiş Annan planı” olacağında hemfikir. Rumlar buna karşı çıkıyor, Talat ve Türkiye destek veriyor. Biz “Annan planı çerçevesinde çözüm” dedikçe Rum tarafından “bakir doğum asla olmaz. İki devlet temelli çözüm olmaz. Kıbrıs Cumhuriyeti iki toplumlu federasyona dönüştürülecek” cevabını almaktayız. Peki biz Annan planına mahkum muyuz? Bir kez “evet” dedik diye başka öneri ortaya koyamaz mıyız? Hiç başka seçenek yok mu savunabileceğimiz?
Mesela “toprak karşılığı bağımsızlık” niye bir seçenek olmasın? Veya “toprak karşılığı bağımsızlık” ve akabinde “iki ayrı devletin gevşek konfederasyonu” niye bir seçenek olmasın?
Ve hatta güvenlik boyutu hariç Annan planının bazı öğelerinin tek taraflı olarak uygulamaya sokulması ve ortaya çıkacak yeniden yerleşim finansman ihtiyacı için uluslar arası toplumdan yardım talebinde bulunulması niye düşünülmemektedir?
Bu seçenekler etlendirilmeli, detaylandırılmalı ve alternatif öneriler olarak net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Yoksa “bu son şanstır” gibi “ya şimdi çözüm, ya da daimi ayrılık” gibi tehdit içeren yaklaşımlar Rumları sıkıştırmaktan ziyade bizi zora sokmaktadır.
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusufkanli@gmail.com adreslerinden ulaşabilirsiniz)