Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Lider Dimitris Hristofias’ın 25 Temmuz’da gerçekleştirdikleri görüşmede ortaya çıkan en önemli sonuç referandum konusu oldu.
Liderler arasında varılacak mutabakatın ya da sonucun iki tarafta ayrı ayrı ve eş zamanlı referanduma götürülmesi kararı, Kıbrıs’ta iki ayrı varlık bulunduğu gerçeğinin bir kez daha tescil edilmesini sağladı.
Bu konuda yapılan bütün tartışmalara da nokta koydu.
Referandum kararı, Kıbrıs’ta iki halkın, ayrı iki idarenin ve egemen varlığın kabulünden başka birşey değildir.
Ve daha fazla da söze gerek yoktur.
İlginçtir, Kıbrıs Türk tarafı açısından bu kadar önemli bir karar bazı çevrelerce beğenilmedi.
‘Referanduma ne gerek var?’ diyenler çıktı.
Adanın Kuzeyinde sağlıklı referandum yapılamayacağı iddiası bile ortaya atıldı.
Bunlar gerçekci ve doğru yaklaşımlar değildir.
Bu adanın geleceğiyle ilgili kararı halkların ayrı ayrı eşzamanlı referandumlarda vermesi en doğru yöntemdir.
Sonuçta halklar kendi geleceklerini belirleme hakkına sahiptirler.
Adanın geleceğiyle ilgili en doğru kararı da halklar verebilir.
*
Aslında son Talat-Hristofias görüşmesinde referandum konusunda bir karar çıkması beklenmiyordu.
Bu tam bir sürpriz oldu.
Ve referandum kararı ile birlikte taşlar yerli yerine oturdu.
Şimdi herkes 3 Eylül’le birlikte başlayacak yeni döneme odaklanmalı.
Bu sürece nasıl katkı koyabileceğine bakmalı.
Sonuçta görüşmeleri Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yürütecek.
Ama onun liderliğinde görüşmelerde ortaya konulacak görüşler sonrasında ortaya çıkacak sonuç Kıbrıs Türkünü doğrudan etkileyecek.
O halde her türlü siyasi hesap ve kavga bir yana konulmalıdır.
Kıbrıs Türk tarafının kendi içerisinde güçlerini birleştirmeye gereksinimi vardır.
Bu da Talat’ı yanlızlaştırarak yapılamaz.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Talat’a da önemli sorumluluklar düşmektedir.
O da birleştirici olmalı ve tüm kesimleri sürecin içine çekebilecek mekanizmalar geliştirmelidir.
Böylece toplumsal sinerjinin oluşumu sağlanacaktır.
Doğru olan da budur.
*
Yazının son bölümünde müzakerelerin neden 1 Eylül’de değil de 3 Eylül’de başlama kararı çıktığına bakalım.
Rum tarafı Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı 1Eylül tarihini önceden basına sızdırmakla suçladı.
Bunun için de müzakerelerin başlama tarihinin 1 Eylül olamayacağı konusunda ısrarlı oldu.
Sonuçta müzakerelerin başlama tarihi 3 Eylül olarak belirlendi.
Sanırım 1 Eylül tarihi de ilk kez Rum basınında çıkmıştı.
Ama biz bunu bir yana bırakalım ve bu noktada Rum tarafının bu konulardaki tutumunu değerlendirelim.
Genelde görüşmelerin içeriğinden tutun da tüm gelişmeler Rum basınına sızdırılır.
Görüşmelerle ilgili gelişmeleri Kıbrıs Türk basını çoğu zaman Rum basınından öğrenmek durumunda kalır. Bu da şikayet konusu olur.
Geride bıraktığımız hafta sonunda da görüşmelerin içeriği ve geleceğiyle ilgili Rum basınında birçok haber vardı.
Çıkmasın mı? Hayır çıksın.
Çıksın çıkmasına da bizim Kıbrıs Türk basını bilgileri ya da yanlışsa, yanlış bilgileri Rum basınından alıp kullanmak durumunda kalmasın.
Bunun için de Cumhurbaşkanlığında var olan mekanizmalara yenileri eklenirken, Kıbrıs Türk basını da özellikle hafta sonları Rum tarafından gelen haberlerin üzerine atlamasın.
Yani bu durum karşısında herkes birşeyler yapsın.
*
Görüşmelerde gizlilik ilkesi kabul edilmiş olabilir.
Ama gelişmelerin halktan gizlenmesi doğru değildir.
Herşey halkın gözleri önünde ve bilgisinde olmalıdır.
Halkın da her iki tarafta sürece katılımı sağlanmalıdır.
Böylece halklar ne olup bittiğini daha iyi anlayıp sonuçta daha sağlıklı bir karar verebilir.
Sonuçta bu adada birlikte ya da yan yana yaşama halkların tercihine kalacaktır.
Sağlıklı olanı da budur. Zorla, halktan birşeyler gizleyerek bir yere varılamaz.