Farklılıklardan korkmamak lazım.
Farklılıklar zenginliktir.
Avrupa Birliği bunun için farklıkları, farklı kültürleri koruyan bir anlayışa sahiptir.
Onların gelişimini ve özelliklerini korumaya çalışır.
Ama Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofias adada ısrarla tek halk olduğunu savunuyor.
“Belli ki farklılıklara tahammülü yok.”
Farklı dili, dini ve kültürü olan iki halkın adadaki varlığını görmezden geliyor.
Ona göre adada tek halk ve iki toplum var.
Onlar da ortak bir idare altında yaşayabilir.
Ortak idare ise Hristofias’a göre 1960 Cumhuriyeti’nin devamı olmalı.
Cumhuriyetin Anayasasında bazı değişiklikler yapılırsa sorun ortadan kalkar.
Böylece neredeyse elli yıldır dünyanın gündeminde olan Kıbrıs sorunu da biter.
İş bu kadar basit..
Anayasal değişiklik talebi gündeme Rumlar tarafından 1963’te getirilmişti.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir Rum Cumhuriyeti’ne dönüştürülme sürecinde bir ilk deneme olarak.
Sonra zorla Kıbrıs Cumhuriyeti Rumlar tarafından gasp edildi.
Zaman içerisinde tam anlamıyla bir Rum Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü.
Şimdi ise dönüştürülen bu yapının resmen Kıbrıslı Türkler tarafından kabulü isteniyor.
Bunun için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamında ısrar ediliyor.
Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde konuştuğum üst düzey birçok diplomat Kıbrıs’taki gelişmeleri endişe ile izliyor.
“Herşey güzel başlamıştı ama kötü gidiyor” diyorlar.
Hristofias’ın ortaya koyduğu tutumun yapıcı olmadığını düşünüyorlar.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devam etmesi gerektiği yönünde Hristofias tarafından ortaya konulan görüş gerçekci ve uygulanabilir bulunmuyor.
“Ne yapılabilir, süreç nasıl hızlandırılabilir” sorusunun yanıtını arıyorlar.
Bu tabii ki çok kolay değil.
Zaten bu sorunun yanıtı bulunsa süreç başarıya da ulaşacak.
Ama zor.
Bir kere sürecin başarıya ulaşabilmesi için iki tarafın da gerçekten çözüm istemesi ve buna gereksinim duyması gerekiyor.
Şu anda tarafların çözüm istenci ve buna duydukları gereksinim ayni değil.
Rum tarafı bu aşamada çözüme ihtiyaç duymuyor.
Müzakere sürecini de zaman kazanmak için bir araç olarak görüyor.
Hedefi ise kendi arzuladığı çözümü, Kıbrıs Türk tarafına empoze edeceği ortamı yaratana kadar ‘uzlaşma isteyen’ taraf olarak görünmek ve Kıbrıs Türk tarafını masadan kaçmaya zorlamak.
Niyet bu olunca da işler iyi gidemez.
Nitekim de gitmiyor
Bunun da herkes farkında.
Tabii ki bugün yaşananların temelinde geçmişte yapılan hatalar zinciri yatmaktadır.
Sorunlu bir ada olan Kıbrıs’ın hiçbir sorunu yokmuşçasına AB’ye alınması, yapılan en büyük yanlışlardan biridir.
Bugün bunu AB içinde kabul etmeyen neredeyse yok.
“Bu yaptığımız en büyük hataydı” diyorlar.
Ama öte yandan da hata yapmaya devam ediyorlar.
Kıbrıs Rum tarafını çözüm isteme noktasına getirecek adımlar atmıyorlar.
Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların devamına göz yumuyorlar.
Kıbrıs Türklerini rahatlatacak, Rum tarafını çözüm yönünde motive edecek argümanlar geliştirip uygulamaya koymuyorlar.
Tamam, birçok AB ülkesi kendi içinde ne yapılabileceği konusunda bir arayışı sürdürüyor.
Bu doğru.
Ama artık arayışları sürdürerek zaman kaybetme lüksü kalmamıştır.
Somut adımlar atılmalıdır.
Kimse uluslararası hukuk ve kurallar mazareti arkasına saklanmamalıdır.
Kıbrıs’ta sürecin başarıya ulaşması Kıbrıslı Rumları çözüm yönünde motive etmeye bağlıdır.
Yani aba altından sopa göstermeye.
Kıbrıs’ta çözüm farklılıkları koruyacak, birini diğerine ezdirmeyecek formüller geliştirilerek ve aralarında denge kurularak bulunabilir.
Bu yapılmadığı sürece bu süreç de diğerlerinden farklı bir sonuç getirmeyecek.
Yani sonu hüsran olacak.