Neredeyse birbuçuk yıldır ülkede ekonominin sıkıştığı, likidite sıkıntısı içine girildiği konuşuluyordu. İş çevreleri rahatsızdı. Özellikle inşaat sektöründe içine girilen durağanlık bütün ekonomiyi olumsuz etkilemeye başlamıştı.
Herkes yatırımlarını durdurmuş, pozisyonunu koruyabildiği oranda korumaya çalışıyordu.
İlgili sivil toplum örgütlerinin feryatları vardı.
Önlem alınması bir an önce uzun vadeli, ucuz maliyetli kredi olanağı yaratılması isteniyordu.
Bu arada piyasada çok sayıda geri dönen çekten söz ediliyordu.
Ödeme güçlüğü içine giren iş adamı sayısı arttıkça da bu bir domino etkisiyle ekonomideki olumsuzlukları artıyordu.
Bu arada devlet bütçesi de açık vermeye başlamış, bu açıkların kapatılması için hükümet de gelirlerini artırmaya yönelik bazı düzenlemeler yapmıştı.
Vergi ve harçları artırmıştı.
Bunun da ekonomi üzerinde olumsuz etkileri olmuştu.
Üretim alanında maliyetlerin artmasına neden olunmuş, buna paralel hayatın pahalılanması sonucu tüketim alışkanlıkları değişmeye başlamıştı.
İşte küresel kriz bizi böyle bir noktada yakaladı.
Yeni Türk Lirası’nın yabancı para karşısında değer kaybetmesi ile krizin etkilerini daha çok hissetmeye başladık.
Türkiye Cumhuriyeti’nin büyüme hedeflerini aşağıya çekmesi ve 2009 yılı büyüme hedefini yüzde 2’lerle sınırlaması önümüzdeki yıl da sıkıntıların devam edeceği işareti olarak not edilmelidir.
Ticaret Odası Başkanı Hasan Kutlu İnce, küresel krizin ülke ekonomisine etkisini anlatırken ‘yaşanan zorlukları katmerledi’ sözleri ile özetlemişti.
Müteahhitler Birliği Başkanı Cafer Gürcafer ise kaç zamandır uyarı yapmalarına rağmen kriz karşısında duyarsız kalınmasına tepkiliydi.
Gürcafer, tepkisini “Koltuk kavgasını bir tarafa bırakın, çözüm üretin” şeklinde ortaya koydu.
Sanayi Odası da sıkıntılı.
Bu arada çalışanların örgütlü olduğu sendikalar da tedirgin.
Türk lirasının değer kaybetmesiyle birlikte çalışanların alım gücü düşüyor.
Görünen o ki, hükümetin bu kayıpları konsolide etmesi mümkün değil.
Yani işler iyice karışacak gibi.
Ama buna rağmen tedbir alınması, toplumsal uzlaşı sağlanarak krizin karşılanması konusunda bir arayış yok.
Hükümetle muhalefet partileri arasında, ya da sendikalar veya diğer sivil toplum örgütleriyle bir diyalog yok.
Tam bir sağırlar diyaloğu var aslında.
Herkesin gündemi farklı.
Ekonomik krizin nasıl aşılacağı konusunda ise bir hareket yok.
Bu konuda ne hükümet bir insiyatif aldı ne de muhalefetin bu konuda bir çalışması var.
Durum vahim.
Zaten bu hep böyle oldu.
Siyasi partiler ülkenin sorunlarına çözüm üretmek yerine günlük kısır çekişmelerle zaman geçirdiler.
Siyaseti günlük kazançlar elde etmek için bir araç olarak gördüler.
Görmeye de devam ediyorlar.
Halkın da bunun böyle olmasında bir sorumluluğu var elbette.
Halk ile siyasiler arasında kurulan gizli al-ver ilişkisi bunda bir etken.
Bu değişmediği için de siyaset yapma alışkanlıkları da değişmiyor.
Halkın, ülkenin sorunlarını çözen, bunun için arayışa giren bir siyaset anlayışı yerine, kişisel ve partisel hesaplarla siyaset yapılıyor.
Sonuç ortada.
Dünyada krizin yaşanmaya başlaması ile birlikte ülkelerde iktidarla muhalafet, daha sonra da, uluslararası platformlarda oluşturulan ittifaklarda ilgili bakan ya da başbakanlar biraraya gelerek sorunu nasıl çözebileceklerini konuştular.
Birlikte piyasalara güven vermeye çalıştılar.
Bizde ise kimse kimseyle bu konuyu görüşmüyor.
Nasıl olsa ‘birileri bizim için bunu çözer’ anlayışıyla hareket ediliyor.
Tam bir sorumsuzluk örneği ile karşı karşıyayız.
Gürcafer’in söylediği gibi koltuk sevdasından ülkeyi düşünen yok.
Yazık...