Dünyada ne olup bittiğinden habersiz dünya ile entegre olunamaz.
Kendi düzen ve doğrularımızı sorgulayıp, bunları değiştirmek zorundayız.
Gerçeklerle yüzleşmekten korkmadan bunu yapmalıyız.
Kendi kendimizi kandırmaktan artık vazgeçmeliyiz.
Duymak istediklerimizi değil, doğruları birbirimize söylemeye başlamalıyız.
Çünkü yaşadığımız hayat ve içinde bulunduğumuz düzen küresel doğrularla, dünyadaki ilişki ve üretim biçimleriyle bağdaşan şeyler değildir.
Yaşantımızın içinde kendine özgü, çarpık, aksak ve eksik ne varsa artık değiştirmek için harekete geçebilmeliyiz.
“Biz böyleyiz ne yapalım değişmeyiz” diyerek devam edemeyiz.
Herşeyi Kıbrıs meselesine bağlayarak kendimize yarattığımız kocaman mazaretin arkasına saklanmayı da bir yana koymalıyız.
“Böyle geldi ama böyle gidemez” demeye başlamamızın tam zamanıdır.
Tamam, Kıbrıs meselesi dünyadaki diğer meselelere göre kendine özgü bir mesele olabilir.
Uzun bir zamandır devam ettiği de doğrudur.
Kıbrıs sorunu nedeniyle de Kıbrıs Türk halkı olarak izolasyonlar altındayız.
Normal koşullar altında yaşam sürmediğimiz de bir gerçektir.
Ama tüm bunlar , Kıbrıs Türkünün bugünkü yaşam biçiminin, ilişkilerinin ve düzeninin kendine özgü olmasını gerektirmez.
Mevcut yapı, siyasi ve ekonomik ilişki biçimi ve üretim anlayışı sürdürülebilir değildir.
Bu anlayış ve yapı ile bir yere gidemeyiz.
Kıbrıs Türkü bir gün mutlaka dünya ile entegre olma fırsatını yakalayacaktır.
Şöyle ya da böyle.. Mevcut durum bir kırk yıl daha devam edemez.
Devam edemeyeceğine göre, dünya ile bütünleşmeye herşeyimizle hazır olmak durumundayız.
“O gün gelsin de bakarız, zaten şartlar bizi değişime zorlayacak” demek doğru değildir.
O günün koşullarının taşları yerinden oynatmasını beklemek, ödenecek bedeli ağırlaştırmaktan başka birşey değildir.
Ne kadar geç kalınırsa, ödenecek bedel de o kadar çok olacaktır.
Ve belki de toplumsal varlığımızı riske atacak boyutta olabilecektir.
Sanırım bunu da kimse istemez.
Bunun için Kıbrıs Türkü olarak kendine özgü siyaset yapma ve yönetim anlayışı başta olmak üzere tüm ilişki biçimlerini gözden geçirmek durumundayız.
Bunu yapabilmek için de önce kendi kendimizle yüzleşmeliyiz.
Aynaya bakabilmeli, özeleştiri yapmaya kendimizden başlamalıyız.
“Ben nerede yanlış yapıyorum” diyebilmeliyiz.
Ondan sonra da “Biz nerede yanlış yapıyoruz?” sorusunun yanıtını aramalıyız.
Bunu yapmak zorundayız.
Yoksa gün gele dünya ile entegre olma aşamasında çok büyük travmalar yaşayacağız.
Hayal kırıklıkları, yenilgiler ve çöküşlerle yüz yüze kalabileceğiz.
Mevcut ‘arabesk’ yapımızla dünya ile entegre olmaya hazır değiliz.
Rekabet edecek bir alt yapımız yok.
Övgü ile söz ettiğimiz birçok kurumumuzun bile çok eksikleri var.
Bunun için artık denizin bittiğini görerek birşeyler yapmalıyız.
Dünya ile bütünleşebilecek , sürdürülebilir, çalışan bir sistemi hep beraber oluşturmalıyız.
Görev ne onun, ne bunundur. Bu hepimizin ortak görev ve sorumluluğudur.
Ve bunu hep birlikte başarmak zorundayız.
Ama bunu mevcut düzeni koruyarak yapamayız.
Kısır kavga, kişisel hırs ve hesaplaşmalarla da birşeyleri değiştiremeyiz.
Belki de değişime halkla siyasetçi ilişkisini ve rant paylaşımına dayalı anlayışı değiştirerek başlamalıyız.
Mevcut siyaset yapma ya da yönetim anlayışını hep birlikte uzlaşarak değiştirmenin yolunu bulmalıyız.
Bu arada sivil toplum örgütlerinin yapılanmalarını ve vizyonlarını da gözden geçirmelerini sağlamalıyız.
Yapacak çok iş var. Birilerinin bunları bizim için yapmasını beklersek daha çok bekleriz.
Ve gün gelir ayazda kalırız.