Dün öğleden sonra Lefkoşa’nın surlar içiyle buluşmam vardı... Kaçıncı buluşma olursa olsun Lefkoşa’yla her buluşmam iki sevgilinin heyecan dolu ilk buluşması gibidir... Daha karşıdan görürken mutlu mu mutsuz mu olduğunu anlarlar sevgililer... Benim Lefkoşa ile buluşmamda da Lefkoşa’yı böylesine anlarım...
Bir şehir nasıl ağlar demeyin...
Lefkoşa’nın surlar içi dün akşam üstü resmen ağlıyordu...
Lefkoşa benim için vazgeçilmez bir sevgilidir. Lefkoşa’ya aşığım...
Lefkoşa hüzünlenirse, Lefkoşa ağlarsa ben kahrolurum...
Dün öğleden sonra Lefkoşa’nın surlar içiyle buluşmam vardı... Kaçıncı buluşma olursa olsun Lefkoşa’yla her buluşmam iki sevgilinin heyecan dolu ilk buluşması gibidir... Daha karşıdan görürken mutlu mu mutsuz mu olduğunu anlarlar sevgililer... Benim Lefkoşa ile buluşmamda da Lefkoşa’yı böylesine anlarım...
* * *
Girne kapısından Sarayönü’ne doğru sürerken arabamı bir genç insan seli vardı karşıdan akar gibi gelen... Saçlarından anladım... İzindeki askerlerdi... Neredeyse yüzlerce genç insan sel gibi akıyordu. O kalabalığı tanımayan bir yabancı Lefkoşa’da erkeklerin kadınlardan kat kat fazla olduğunu sanır.

Arabamı eski Lefkoşa Polis Müdürlüğünün bahçesine park ettim.
Girne Caddesi’ne çıktım. Karşıya, sağa, sola baktım... Kentin en değerli noktalarından birinde cadde üzerinde, meydana bakan her türlü iş yapmaya uygun dükkanın camında “Kiralık” yazıyor. Hem de kaç gündür yazıyor...
Yürüdüm Arasta’ya, Lokmacı’ya doğru... Meydandaki güvercinlerden civar binaların çatılarına yerleşmiş, kentin hüznünü seyreder gibi duruyorlar... Coşkuyla uçan bir tek güvercin yok...
Vakıflar’ın karşında ünlü kitapçı Kemal Rüstem sağında solunda da boş dükkanlar... Hem de savaştan geri kalmış gibi... Girne Caddesi bizim en önemli caddemiz ve bu cadde üzerinde şehrin göz yaşı gibi süzülen boş, yıkık dükkanlar... Günün kalabalık saatlerinde insan kalabalığı bazı gerçekleri perdeliyormuş meğer...
* * *
Eski Cemaat Meclisi Binası’nın güney ucundaki Muhittin Güven’e ait gömlekçide durdum. Muhittin Bey yoktu. Oğlu Hüsnü Güven’le konuştuk. Yaklaşık elli yıldır babası gömlekçi... Ben de biliyorum. Lefkoşa’nın en eski ve en ünlü gölekçisiydi. Fark ettim gömleklerin markası değişti. Sordum. Hüsnü Güven anlattı: “Vitrindeki stag gömlekleri eskiden kalan gömlekler. Artık yerli gömlek yok. Yerli Sir, Stag ve Alba gömleklerimiz süperdi ama şartlar onları da rahmetlik etti. Türkiye’den getiriyoruz artık. Bu bizim değil şartların bir zorlaması.”
Aslında hedefim KKTC Özel Eğitim Vakfı’nın Büyük Han’ın yanındaki meydandaki kermesiydi ama esnafla konuşa gidiyorum. On dakikalık yolu yaklaşık bir buçuk saatte giderken esnafı dinliyorum. Esnaf kan ağlıyor... Pek çok işyeri ve kuyumcuların çoğu alış veriş umudu olmadığı için erken erken kapatmış.
Elektrik ve sabit giderleri karşılayamayacak duruma gelinmiş. Bazı işyeri sahipleri, “Boş ver konuşsak ne olacak” diyor. İnsanlar umutlarını tümden yitirmiş.
Lefkoşa’nın hayatta kalan ve hala mesleğini sürdüren en eski taksicisi Salih Cambaz’ı Lokmacı’dan gelecek olası müşteriyi beklerken buldum. Ankara Taksi Yazıhanesini tam elli yıl önce 1958’de kurmuşlar... Arkadaşlarıyla dönüşümlü olan dokuz günde bir Lokmacı yakınında müşteri nöbeti tutuyorlar... “İşler çok kötü” deyince dün gün boyu ne kadar iş yaptığını sordum. Yanıtı hemen geldi. “ Bir iş aldım. Girne bölgesine gezmeye götürüp döndüm, o kadar”

Bu arada Yunanlı ve yabancıların taksi kullandıklarını Kıbrıslı Rumların daha mesafeli durduklarını da dinledim.
* * *
Lokmacı civarındaki esnaf birkaç farklı ses bir yana kan ağlıyor. Hükümetinn katkı sözü ise demeçlerden öteye geçemiyor. Kapı açılalı neredeyse bir yıl olacak hala tuvaletler bile yapılmamış... Esnaf çok açık konuşuyor: “Lokmacı için verilen sözlerin yerine gelip gelmemesi önemli. Kimin yapıp, kimin yapmadığı hiç umurumuzda değil. Devlet bir bütündür.”
* * *
Lefkoşa’nın hüznünü yaşaya yaşaya KKTC Özel Eğitim Vakfı’nın kermesine ulaştım. Toplumsal dayanışmanın güzel bir örneği ile yüz yüze geldiğim için yüzüm güldü. Çeşitli yaş grubundan insanlar çeşitli ürünleri oraya taşımış hayır amaçlı satıyordu... Surları içinin yoksul ailelerinin çocukları ise kermesi fırsat bilip evlerine bir şeyler götürmenin yollarını arıyordu... Pek çok insanın onlara satılan ürünlerden aldıklarını gördüm...
* * *
Dönüş yolumda Lapis Kuyumcu’da durdum. Sahibi Mehmut Şanlıtürk, altınları parlatıyordu. “ Ne olur yanlış anlamayın. Günün sonuna gelindi.. Bu gün kasaya kaç para girdi?”
Hiç ikiletmeden yanıtını verdi: “ İnanmayacaksın iş beklentisi bakımından koskoca Cumartesi, bütün gün burdayım. İki çeyrek altın sattım yaklaşık 120 YTL... Bir de tamirim vardı yirmi kusur. Bir günün cirosu toplam 140 YTL dolayında. Bununla kirayı mı, çalışanı mı, elektriği mi ödeyeceğiz?”
... Akşam üzeri saat beş gibi arabama yürüdüm. Arabaya binmeden Sarayönü’ne Lefkoşa’ya bir defa daha baktım. Lefkoşa resmen ağlıyordu. Ağlamasına ağlıyordu da göz yaşını silmek için bile uzanan el yok.
Günün sözü:
Bir kent için en büyük talihsizlik, sahipsizliktir