(ZARAGOZA- İSPANYA)
Madrid’in; bir botanik bahçesini andıran “Atocha” garından kalkan trende, gencecik İspanyol kız “Lo Siento Senyor” diye seslenince, dışarıdaki sağnak yağmura odaklanmış olan keyfim yarıda kaldı...
Avrupa Gazeteciler Örgütü’nün üyeleri olarak “Expo 2008” fuarına katılmak üzere Zaragoza’ya gidiyoruz...
Tren görevlisi kızın verdiği kulaklığı taktım... Ünlü Flamenko şarkıcısı Juan Pena’nın yeni çıkan albümünden bir parça çalıyordu...
İspanyol kıza “Kim bu adam?” diye sorduğumda, trende dağıtılan İspanyolların yüksek tirajlı “El Pais” gazetesinin İngilizce ekini bulup getirdi...
66 yaşındaki Juan Pena (El Rebrijano diye de biliniyor.) Gabriel Garcia Marquez’in eserlerinden derlediği sözleri bestelemiş bu otuz beşinci albümünde...
Nobel ödüllü Kolombiyalı yazarı Türk okurlar, daha çok 10 milyon adet satmış olan “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanından tanıyorlar...
Son yıllarda ise en çok konuşulan romanı “Benim Hüzünlü Orospularım”dı...
“El Pais”teki söyleşide; Marquez’in harika gerçekçiliğinin Flamenko ezgilerine uyarlanması büyük bir müzik olayı olarak sunuluyor.
Aslında, bizler Flamenko’yu çingene müziği olarak biliyoruz.
Flamenko müziğinin kökleri çok eskilere uzanıyor...
Çingene kabileleri 15. yüzyılda İspanya’ya gelmişler, burada Araplarla ve Musevilerle karışmışlar...
Endülüs folklorü ile Çingene halk ezgileri birleşince de bu müzik türü ortaya çıkmış...
İnsanın kanını kaynatan, hopur hopur oynatan “tını”ların içinde bundan böyle basit fukara yakarışları yerine Marquez gibi bir dev yazarın edebi değeri olan sözleri yer alacak...
Bu, harika bir “sentez” olsa gerek...
Tabii; İspanya’ya gelirken, “Flamenko”dan çok aklımı “Franko” karıştırıyordu...
İspanya’nın yakın tarihinde 40 yıl iktidarda kalan, yüzbinlerce kişinin katledilmesinden sorumlu tutulan kanlı diktatör Franko...
Flamenko muhabbetinden sıyrılınca; İspanya ile ilgili olarak en çok merak ettiğim şeyin; Franko rejiminin yaralarını nasıl sarabildikleri olduğunu düşündüm...
İspanya; 1936’da seçimle işbaşına gelmiş Cumhuriyetçiler ile sosyalistlerin iktidardan kanlı biçimde uzaklaştırılmaları sonucu 3 yıl süren bir iç savaş yaşadı...
Musolini’yi ve Hitler’i örnek alan Franko, 500 bin kişinin ölümünden ve 500 bin kişinin de göçmen olmasından sorumlu tutuluyor.
Franko rejiminde; 1939 ile 1943 yılları arasında 200 bin kişi idam edildi ya da öldürüldü.
Franko 1975 yılında ölünce, tekrar çoğulcu demokrasiye dönüldü.
Yıllar sonra ise Franko rejiminin yaraları sarılmaya başlandı. İspanya parlamentosu Franko diktatörlüğünün kurbanlarına saygı kararı aldı. Araştırma komisyonları kuruldu. Sivil savaşta öldürülenlerin bulunduğu toplu mezarların kazılması, kurbanlara tazminat ödenmesi kararları alındı. İspanya’da 600 toplu mezar olduğuna inanılıyor. Henüz 300 kişinin kemiklerine ulaşılabilmişler...
Birkaç yıl önce, Franko’nun Madrid’teki son heykeli de kaldırıldı. Hatta mozolesinin bulunduğu yerin eğitim merkezi olması kararı alındı.
“Tarih Hafızası” adlı bir yasa ile Franko rejiminin tüm kararları illegal ilan edildi. Heykeller, sokak adları kaldırıldı. İptal edilen yurttaşlıklar iade edildi.
Tabii bu günlerde bu kanlı diktatörün adı gene sahnelerde... Ancak dehşetin ve korkunun değil, gülmenin, alay etmenin, dalga geçmenin bir “öğesi” olarak...
İspanya’da bir komedi gösterisinde; Franko, Fidel Castro’ya şöyle sesleniyor:
-Yaptığından utanç duymalısın. Gerçek diktatörler emekli olmaz. Öleceği güne kadar görevi başında kalır. İşini yarım bırakmaz. Şimdi idam cezalarını kim uygulayacak?
Yine bu günlerde ünlü diktatörün “imaj” uğruna yaptığı bir “sahtekarlık” belgesel filme konu olmuş durumda...
Franko, 1968 yılında ülkesinden televizyon yapımcılarını ve müzik şirketlerini “lobi”cilik yapmak üzere Avrupa’ya göndermiş ve Eurovision’da İspanyol şarkıcı Massiel’in “La la, la” şarkısının birinci gelmesi için kulis yaptırmış...
O günlerde pek popüler olan Cliff Richard’ın “Congraculations” adlı şarkısı böylece bir tek puanla Eurovision’u kaybetmiş...
Financial Times gazetesinin Madrid bürosunun şefi Leslie Crawford şöyle diyor: “Şarkıcı Massiel bir milli uyuşturucu olmuştu...”
Leslie devam ediyor: “1968’de İspanya’da prezervatif yasaktı. Homoseksüellik suçtu. Kadınlar eşlerinin izni olmadan banka hesabı açamazdı. Şimdi ise prezervatifler kokulu, gay’lar evlenebiliyor ve kadınlar, sosyalist Jose Luis Rodriguez’in kabinesinde çoğunluğu -9 tane- oluşturuyor.”
İspanya nereden nereye gelmiş...
Dışarıda yağan sağanak yağmur; bir diktatörün ve onun emperyalist destekçilerinin kirlettiği tarihi, sanki 33 yıldır temizleyemediği için daha sert, daha haşin ve hızla düşüyor altında toplu mezarların bulunduğu toprağa..