(TELFORD/İNGİLTERE)
İngiltere’ye her geldiğimde, ilk yaptığım iş; günlük gazeteler arasında esaslı bir “tur” atmaktır...
Hafta sonu, Londra’nın epeyi uzağında bir İngiliz kasabasında “bakkal”dan aldığım dört tane gazete, yüzlerce sayfadan oluşan ekleri ve dergileriyle, “kucak dolusu” bir yük oluşturuyordu.
The Times, The Daily Telegraph, The Independent ve The Guardian gazetelerini inceleyince, İngiltere’nin neredeyse “Felaketin eşiğinde” olduğu izlenimine kapılıyorsunuz.
Ekonomi sürekli kötüye gidiyor, iktidardaki İşçi Partisi (Labour) sürekli oy kaybediyor ve politik skandalların ardı arkası kesilmiyor.
Kilise; Hükümet’i Hristiyanlığı yok etmek ve Müslümanlara kol kanat germekle suçlarken, sendikalar da İşçi Partisi’ne verdikleri parasal desteği geri çekmeye başladılar. (İşçi Partisi’nin bu yılın ilk üç ayında aldığı yardımların yüzde 92’si sendikalardan geldi.)
Araştırmalar; ailelerin 1970’li yıllardan beri ekonomik olarak en “sıkışık” dönemi yaşadıklarını, 4 milyona yakın çocuğun “fakirlik” sınırının altında bulunduğunu gösteriyor.
Öte taraftan, boşanmalar sonucu 500 bin İngiliz yaşlı erkek, aileleri ve çocukları ile temas etmeden evlerinde yalnızlık içinde yaşıyor.
Sağlıkta tasarruf için küçük muayenehaneler kapatılıyor, eğitimde İngiliz öğretmenlerin “kalitesi” tartışılıyor.
Tabii Irak ve Afganistan’daki İngiliz askerleri için “Oralarda ne arıyorlar?” soruları da basında sıkça soruluyor.
Avrupa Parlamentosu’nda üye olan İngiliz milletvekillerinin parasal skandalları ise gazetelerin öncelik verdiği bir diğer konu...
Muhalefetteki Muhafazakar Parti’nin, “para çalmakla” suçlanan altı milletvekilinden biri, eşini sekreteri yaparak ona maaş bağladı... Bir başkası, çocuk bakıcısının parasını parlamento bütçesinden ödettirdi.
Ancak hepsinden ilginci, İşçi Partili 57 yaşında bir vekilin şirket sahibi 41 yaşındaki “Gay” sevgilisini “sekreter”i olarak parlamentoda maaşa bağlaması...
Gazeteler; bu “skandal”ı iki erkek “sevgili”nin, ortalarına Tony Blair’in eşi “Cherie”yi alarak çektirdikleri fotoğrafla duyuruyordu.
Ancak bütün bunların ötesinde, İngiltere’de bu günlerdeki en sıcak tartışma; politikadaki kirlenme ya da ekonomideki çöküşün ötesinde, çok daha derinlerdeki bir “sosyal” yaradır.
Ülkede neredeyse bir “panik” havası esiyor...
Rakamlar gerçekten ürkütücü:
İngiltere’de her 24 dakikada bir “bıçaklama” suçu işleniyor.
Bıçaklama suçlarının dörtte üçü ise 12 ile 20 yaşları arasındaki gençler arasında işleniyor.
2007 yılında 27 çocuk bıçaklanarak öldürüldü. Bu rakam 2006’da 17 idi, 2005’te ise 15.
Bu yılın ilk altı ayında ise 16 genç bıçaklanarak öldürüldü.
Hükümet, neredeyse bütün enerjisini bu konuya yöneltmiş durumda. “Bıçak Zirvesi” yapıldı. Başbakan Gordon Brown, 18 olan yargılanma yaşının 16’ya çekilmesini ve 16 yaşında bıçak taşıyan gençlerin doğrudan mahkemeye çıkarılmasını savunuyor. Kilise buna karşı çıkıyor. Mağazalarda 18 yaşından küçüklere bıçak satma yasağı getirildi. Ancak son yapılan bir araştırmada mağazaların üçte birinin yasa dışı olarak çocuklara bıçak satmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.
Kamuoyunda bu konuda anketler düzenleniyor. Ailelere “Şimdi sert sevgi zamanı” sloganıyla eğitim programları sunuluyor. Özel internet siteleri kuruldu.
Polisler, savcılar, okul aile birlikleri, yardım kuruluşları, medya, kilise, sürekli olarak kampanyalarda yer alıyorlar. Okul önlerine mobil “tarayıcı”lar yerleştirildi. Ailelerin bazıları çocuklarını okula “zırh” giydirerek gönderiyor.
Gençlik çetelerine açılan savaşta “ihbar” edecek olanlara para ödülleri vaat ediliyor.
Gençler arasındaki bu “Bıçaklama” çılgınlığı, tabii politikanın bütün alanlarını etkiledi. Partilerin “sosyal politikaları”nı gözden geçirmelerine neden oldu.
Muhafazakar parti Başkanı David Camoron, 3 çocuğu ve eşi ile “Düzgün aile” imajını sürekli öne çıkarıyor ve anne baba ile çocukların gündelik yaşamdaki önemlerine vurgu yapıyor...
İngiliz aile yapısını korumakla ilgili projeler ortaya koyuyor.
Evli çiftlere vergi kolaylıkları vaat ediyor.
İngilizler, yaşadıkları bu bıçak şoku ile politika ve ekonominin dışında bir de “sosyal yaşam”ın varlığının farkına varıyorlar.
Öyle anlaşılıyor ki; bundan böyle İngiltere’de politikada ve yaşamın her alanında daha çok “aile” ve “çocuklar” konuşulacak, sosyal gelişmenin önemi her şeye damgasını vuracak.