Sn. Denktaş’ı, anlıyorduk ne kelime. Beynimizi deliyordu. Ne istediğini yirmi dört saat konuşarak anlatırken yeterli olmadığını düşünür, oturur kitaplaştırırdı da. Yine de “belki anlamadılar bir daha anlatayım” diyerek mesela şimdilerde olduğu gibi gazete köşelerini tutardı. Bilirdik ki Sn. Denktaş’ın Kıbrıs sorununa yönelik ilkesel tutumu budur.
Mesela Makarios’la Klerides’i, Kiprianu ile Vasiliu’yu da anladıydık. Demirel’i, Ecevit’i, Özal’ı anladığımızca.
En çok da civcivli dönemlere denk düştüydü Papadopulos’u anlıyorduk. Siyasi falsoları ne olursa olsun özü sözü birbirine uygundu, aynalara nasıl bakmışsa öyle yansıyordu…
Fakat Sn. Talat’la Hristofyas’ı anlayamıyoruz. Birgün böyle ertesi gün öyle oluyorlar. Ki son yansımaları, “tek egemenlik tek yurttaşlık” konusunda anlaştıklarıydı. Artı Hristofyas’a göre “işgale ve anavatanlara bağımlılığa son verilmesi için de birlikte mücadele ediyorlar!”
Aradan bir hafta bile geçmedi. Önce Sn. Talat Hristofyas’a “yalan söylüyor” dedi. Ardından şu tek egemenlik olayına tepkiler yoğunlaştığında da başında yapması gereken açıklamasını gecikerek yapmak zorunda kaldı. Onu da sorumlu olduğu Türk halkına doğrudan değil, Rum’un Alithia gazetesine yaptı. Çok ilginç!
Ve anladık ki Sn. Talat’ın “anlaştık” dediği “iki kurucu eyalete sahip olacak iki toplumlu iki kesimli federasyonmuş.” Tabi ABD’deki gibi olmayanı. Ve devam ediyor: “Ancak benim için bu federasyonunun Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden oluşacağı gayet açık bir unsurdur…” “Two states” kelimesini de bunu vurgulamak için söylemiş… Farkettiniz, başıda “eyalet” dediydi. Altına gelince Devlet olan GKRY ile KKTC oldular. Yani altı kaval üstü şişhane!
…Başında da yazdık: Amacımız Hirstofyas’la varılan mutabakatı didiklemek değil, tek egemenlik tek yurttaşlık konusunda ısrar ederken kendisini bir dünyasal siyaset hukukçusu esamesinde lanse eden ve sonuçta “benim kafam da budur, anladığım da budur, yapmak istediğim de budur” diyen Sn. Talat’ın bırakın ütopya sayılacak tasavvurlar peşinde koştuğunu, nihayet KKTC’yi “eyalet” oluşa kadar düşürecek bir teslimiyetçilik içinde Kıbrıs Türk halkını ne kadar sağlıklı temsil etmekte olduğudur. Ki yarın hiç şüpheniz olmasın, siyasi eşitliğe dayalı iki kurucu Devlet de der, Hristofyas güvenilir değildir de.
Tabi hatırlatalım, tek başarısı ne yapıp edip Annan planı versiyonlarını görüşme masasına taşıması. Hristofyas bu konuda lades oldu mu zannediyor, zaman gösterecek. Bize göre amma da olur ha!
GİDİ SENDİKACILIK İŞTE
“Paraya doymadılar… Allah doyursun… Hangi ülkede vardır be böyle saltanat… Millet Avrupalarda tatillerde… Yemeler içmeler gırla…”
Genel grev nedeniyle bazı insanların diline oturmuş laflardı bunlar. Hayret! Oysa bu grev onların parasal haklarını korumak, güvenceye almak için yapıldıydı. Oysa bir kısım insanlar tarafından “malum sendikalar” töhmet altına itildi. Neden?
Çünkü o sendikalar hiçbir devrede “halkın” sesi ile gözü kulağı olamadılar. Ucuna “parayı” takarak girdikleri her eylemin sonunda ya geniş halk kitlelerinin siyasi görüşlerine tükürdüler yahut eğitim sağlık gibi alanlarda “vatandaşın beklentilerine” ters düştüler.
Kaldı ki ilgilenen insanlar hep şunu bildiler: Sendikalar mesleki hak hukuk için değil, CTP ile hesaplaşmak için celalleniyorlar! Kıbrıs siyasi sorununu kendi rotalarına sokmak için çalışıyorlar! Sendikal gücü avantadan yaşamak için kullanmak istiyorlar! Grevleri eylemleri bir kez Hükümet’i yendiler mi sonrasında istedikleri gibi yönlendirip idare etmek için yapıyorlar! Reformlara yardım etmek yerine dinamitlemeyi, KKTC’yi yaşatmak yerine lağvetmeyi, Türkiye’nin gücünden yararlanıp daha güçlü olmak yerine dışlayıp Rum’la aşna fişne olmayı istiyorlar!”
Tam halkın parasal güvencesi için böylesi katılımı reyting yapmış greve gittiklerinde de yukarıda kısaca aktardığım halk değerlendirmesinde mahkûm oluyorlar… Oysa işte asıl bu dönemlerde gerçek sendikacılıkla sendikalara ihtiyacımız vardır. Rum’a tavla teslim edilmenin önüne set çekmeleri için! Oysa ellerinden gelse yıkıp yakarak o setleri temizleyecekler. Gidi sendikacılık işte!