Şimdi ne olacak?
Hükümet zamanında tedbir alsaydı!..
Yani CTP...
* * *
Mesela, hiç ‘istihdam’ yapmasaydı...
a) Pekçok iş yürümeyecekti, çünkü, geçmişten kalan kimi ‘partizan’
kadroların ve yıllarca “yeteneğine” değil “partisine” göre kamuya şişirilen
önemli bir grubun iş yapmaya niyeti yoktu.
b) Yıllarca, hep mağdur edilen, hep ‘işsiz’ bırakılan, hep ‘ezilen’ sempatizanlarının baskısı altında ezilecekti. O insanların ne suçu vardı? Haksız yere hep dışlandılar, yine mi dışlanacaklardı? (ki pekçoğu, bu kez de, “sen bizdensin, lafı olur” diye hakkını alamadı...)
c) Dayanamazdı!..
* * *
Mesele ‘ek mesai’yi ortadan kaldırsaydı, çok önemli bir tasarruf sağlardı.
a) Çok geç kalsa da, denedi. Olmadı!.. Çünkü “ek mesai”yi ikinci bir maaş olarak gören zihniyet ve sendikacılar ayağa kalktı. Sendika başkanlarının “ek mesai” zengini olduğu bir yapıda şansı yoktu. Kararlı da duramadı.
b) Şu anda “eşel mobil”i kaldırmaktan daha iyisi “ek mesai”yi tümden
kaldırmak aslında, varsın, “mesai
saatleri” dışında hayat dursun!.. Hepten duracağına... Ama eminin bu karara karşı da anında ‘grev’ ilan edilir.
* * *
Kamuda çalışan ama ikinci bir işi ve gelir kaynağı olduğu belirlenen herkesin görevine son verebilirdi!.. Bütçeye çok önemli bir katkısı olurdu, üstelik de hükümet “yasal” bir yükümlüğünü ve “doğru”yu yerine getirirdi.
a) Kıyamet kopardı!.. Böyle bir uygulama, çok sayıda öğretmen ve hekim başta olmak üzere hemen her kurumdan dünya kadar insanın ‘kapı önüne’ konması demekti ki; yine grevden kırılırdı ortalık.... Eğitim, sağlık başta olmak üzere hayat dururdu.
b) Hiçbir siyasi parti, “KKTC” adlı yalan düzende böylesi cesur karar alamaz doğrusu... Çünkü bu “bozuk” düzende, ne yazık ki yanlışlar “genel geçer”dir, “doğrular” eğri!..
* * *
Göreve geldiği ilk günden itibaren ‘kamu’daki maaş artışlarını en alt seviyede tutabilir, bütçenin çok önemli bir çoğunluğu işgal eden kamu personel harcamalarını daha makul rakamlara getirebilirdi.
a) Yapamazdı!.. Çünkü hükümet “sendikacı” ağırlıklı bir kadroyla göreve geldi. Üstelik, “alım gücü”nün en altlarda olduğu bir dönemde... Yani, yurttaşın “alım gücü”nü yükseltmeliydi. Öyle bir ortamda, kimse “bütçe” dengelerinden falan anlamazdı... Herkesin, özellikle de Annan Planı sürecindeki mücadelenin ardından... Ve referanduma rağmen yaşanan kırıklığın sonucunda bir
rahatlamaya ihtiyacı vardı.
b) Meydanlarda “Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” dense de, iş “maaş”a geldi mi, bu “hedef” kesinlikle konuşulmazdı!
* * *
Türkiye’den, adadaki TC’li nüfusun eğitim, sağlık gibi harcamalarına karşılık ek bir para talep edebilirdi.
a) Tüm yatırımları üstlenen, cari bütçeye de para aktaran ve kuzey Kıbrıs’a yıllardır para döken Türkiye’den böylesi bir talep abesle iştigal olurdu.
* * *
Peki şimdi ne yapabilir!..
a) Kararlı durabilir. İnandığını yapar. Giderse de gider...
b) Tüm sendikaları, sivil toplum örgütlerini, üniversitelerden uzmanları çağırır, “işte bütçe” der... “Işte kamunun ihtiyaç duyduğu kaynak da bu...” Ve “diğer zorunlu harcamalar da böyle”...
“Ne yapalım sizce?” diye sorar... Ve ‘madde madde’ yazılmasını ister, “ne yapılması gerektiğini”...
Aynen de uygular...
Bence, böyle bir toplantıdan sonuç çıkmaz...
Çünkü “yaygara”da anlaşanlar, iş “çözüm üretmeye” gelince, uzlaşamaz..
c) Basar istifayı, gider!..
* * *
Çok samimiyetle söyleyim ki...
Kıbrıs’ta çözümsüzlük koşullarında...
Ve yaratılan bu bozuk düzende, kendi “içimizi” tertiplemek, imkansızdır neredeyse...
Eğer ‘çözüm’se derdimiz ve önceliğimiz... Yani ‘Kıbrıs’sa...
Anlarım...
Ha değilse... Diyeceğim yok kimseye...
35 imza daha!
Greve katilan 35 örgüt....
Tam da bir araya gelmişken ve buluşmuşken... 
Kıbrıs sorununun çözümü yönünde de güçlü bir ses verse diyorum.
Mesela ortak bir metnin altına imza atsa...
“Bölünmez, birleşik bir Kıbrıs!.
Tek yurttaşlık, tek egemenlik.
Siyasi eşitlik...
İki kesimli, iki toplumlu bir federasyon.
Yaşasın Barış...
Kıbrıs’ta barışa ve sayın Talat’ın önderliğindeki çözüm çabalarına sonuna kadar destek
veriyoruz.” diye mesela...
Bence, Adnan hocam hemen hazırlasın metni de.. Sunsun bakalım imzaya!..
Festivaller
Mağusa’da festival... Gönyeli’de... İskele’de... Güzelyurt’ta... Mehmetçik’te...
Dört bir yanında adanın müzik, dans, ritm, renk, cümbüş...
Kimi karnaval havasında, kimi dünya çapında...
Kimi klasik, kimi yerel, kimi evrensel...
Nere gitseniz, nere baksanız festival yani.
Hani “öldük, bittik, battık” havaları bir yanda...
Öte yanda ve aynı anda, anlatılmaz bir coşku...
Yaşamın iki yüzü, bu işte...
PANO
Ustam, gazeteci Mehmet Ali Akpınar’ın ölüm yıldönümüydü dün. İlk kez
katılamadım bu kez anma törenine. Bir kez daha odamdaki fotoğraflara baktım, yine andım saygıyla. Dünkü törende Özgül anlattı bu kez...
.... “Beraber çalıştıklarına aynı zamanda ağabeylik, babalık yapardı. O’ndan çok şey öğrendik. Mesleki deneyimlerimizin yanısıra yaşam felsefemize de çok şey katmıştır. Eminim olduğu yerden bizi izliyor, meslekte yaptıklarımızı görüyordur. Onu sevgi ve saygıyla anıyoruz"....