Bu düğün yazılır!
- “Cumhurbaşkanı Talat’ın düğününe gidecek misin?”
Çok dost, tanıdık, yakın, uzak insan sordu, hafta başında.
- “Çok kalabalık olur, izdiham olur, kuyruk olur...” endişeleri bir yana...
Bir de insanlarda, şöyle bir kompleks oluştu: “Yağcılığa gerek var mı?”
Her hafta sonu, bir düğün senin, öteki benim gezip gezip de, kuyruklar da beklemiyoruz sanki!
Kıbrıslıların en yoğun buluştuğu yerler, bir düğünler bir de cenazeler kalmadı mı artık, “sosyal” olarak!..
Belki, şimdi şimdi hafta sonu bir de plajlar!
Belki diyorum, daha bir kez ayağım bastı kuma!..
* * *
Şu soruya yanıt verdik, kendi içimizde:
“Eğer Cumhurbaşkanı makamında olmasaydı şimdi sayın Talat... Gider
miydik düğününe?”
- Evet, olunca yanıtımız...
O zaman çıktık yola...
* * *
Yine de şu soru kaldı beynimizde!..
- Sahi, Talat Başkan ve Oya hanım, bizim düğüne gelmiş miydi?
Galiba gelmişti ama...
Tam da hatırlamıyoruz ki !...
Şimdi oturup ‘video’ seyredecek halimiz de yok...
Artık ‘video’ da yok gerçi ama...
Bir ara CD’ye aktarmıştık görüntüleri...
Ve bir kez denemiştik, yeniden izlemeyi...
Nikah memurumuz, Tanju hanım.... Ne yazık ki, erken yaşta öldü, kanserden...
Nikah şahitlerimizden Akpınar’ı da alan aynı hastalık...
Hele düğünde Kemal’in o şenşakrak hali; şarkıları, ki o da kansere yenik...
Ve gözümüz hep takıldı kaldı, şimdi aramızda olmayan dostlara, akrabalara..
Başlayınca ağlama merasimi, vazgeçtik izlemekten...
Yani, baştan sona, hiç izlemedik bir daha...
Ama Talat ailesi için‘gelmişlerdi’ diye uzlaştk neticede..
* * *
Evlendiğim dönem, öyle ‘siyasi yazılarım’ falan da yoktu çok fazla.
Gazetecilik anlamında siyasete fazlaca bulaştığım da...
Gazetenin, magazin sayfalarını, eklerini falan yönetiyordum.
Hani derler ya, “gecelere akıyordum” işte...
Ama ne yalan söyleyim...
O alemde...
Sonrasında gördüğüm kadar ‘kıvraklarını’ hiç görmedim...
Çok iyi anlıyorum, yıllar geçtikçe...
* * *
Çok iyi anımsıyorum ama...
Denktaş bey gelmemişti bizim düğüne.
Yine de bir “halı süpürme makinesi” göndermişti bize...
Öyle ıslak mıslak değil ha!
Ucuzundan!..
Yıllarca süpürdük...
Az kahrımızı çekmedi yani!..
Biz halıyı...
Zat-ı şahaneleri geleceğimizi, süpürdük durduk işte...
* * *
Bir de şu dert çıktı sonra, “Talat gelmişti tamam da kaç para takmıştı acaba?!..”
Yani biliyorum...
Eli de sıkı ama...
Yolda tuttu bizi bir gayle, “şimdi ne kadar takmak gerekiyor ha?...”
Ama en başta anlaştık, “makam ayrıcalığı yok...”
O halde...
“20’şer kağıt” hazırlandı!..
* * *
Çok güzel bir düğün oldu.
Ayşenur kızımız çok güzel, damadımız yakışıklıydı ve gerçekten de yakıştılar
birbirlerine...
Oya hanım oldukça şıktı...
Mehmet Ali beyi, ilk kez papyon-smokinle gördüm, gerçekten de yakışmıştı.
Çok fazla kilo verdi, eski tombul yanaklarını özledik diye söyleniyor millet ya.... Bence son derece formda ve şık durdu smokinle...
Baf sakızı verdiler mesela, bizim gibi...
Ayrıca herkese fidan...
Göğüslere takmak için barış kuşu...
Kıbrıs’ın ‘herse’si unutulmadı bir de...
Ve neler neler...
Organizasyon nefisti, bu nedenle rahatsız edici bir izdiham olmadı...
İkramlar abartısız ama dengeliydi.
Çimenler üzerinde sohbetler tatlıydı...
Gösterişten, şatafattan uzak, sade, ama dolu doluydu kısaca...
* * *
Mutluluklar diliyorum içtenlikle...
Ama bu kadar yazdıktan sonra, söylemeden de edemiyorum yine...
Gelinle damadın üzerinde para falan görmeyince...
Ve tam da algılamayınca meseleyi, “Acaba var mı takı?”
O şaşkınlık içinde...
Bizim yirmilikler cepte kaldı!..
* * *
O halde....
Ayşenur’la Rauf’a ilk bebekte, “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” altınları sözümüz olsun!..
Nasıl da yakışır ha...
Kıbrıslı bebeklerin, göğüslerine...
Beni bana bırak ne olur!..
Gözlerini çek al üzerimden.
Yoksa kalır gün boyu….
Çok uzun gecelerde kalır dalıp dalıp gitmelerim.
Kirpiklerine takılır bir yıldız, acı çeker ay ışığının vurduğu özlemlerde…
Sonra bir martı olur, uçarım düş bahçeme…
Nice kanat çırpışı yetmez bakışlarının peşinde…
Mavide ararım seni, gökyüzünden rengini çalmış bir denizde…
Islak, telaşlı, ürkek bir aşkla dalıp dalıp çıkarım yakamozlara…
Sonra, gün batımının kızıllığına atıp kalbimi, çarpıntısız ve sessiz bir yürekle dalarım, ertesi günde hatırlanmayacak rüyalarla bezenmiş uykularıma…
İçimde bir küçük sen büyüterek geceler boyu…
* * *
Çek al üzerimden kokunu…
Her nefeste solurum sonra ve ateş sarar vücudumu…
Bir sevda çiçeği büyür ıslaklığınla, sen gibi kokar avuçlarımda…
‘Sen’ gibi kokar bugün ve yarın…
Gün ve gece…
Parmak uçlarım, balkona düşen çiğ taneleri, serilip kaldığım minder…
Yerler ve tavan ve banyonun perdesine vuran buğu…
Nefes almaktan, korkarım!..
Nefesimde büyür bir küçük sen, gizlice sarar boğazımı…
* * *
Ellerini çek al ellerimden…
Yoksa hep boynumda gezinir, her bir kıvrımında tenimin…
Tırnakların çizer beynimi geçmek bilmez saatlerde…
Ve avuçların avuçlarımda terler; sıkıca tutar, yorulurum.
Sonra dalarım derin meraklara; şimdi, olduğun yerde ve kendi limanında “ellerin nerede” diye…
Nerede gözlerin ha!..
Ve bilirim, kokun, bende..
* * *
Bakma öyle dediğime, dinleme, kanma, aldanma!..
Ve aldırma hatta…
Bırak kalsın ne olur..
Gözlerin de, kokun ve nefesin ve ellerinde…
Bırak kalsın, gizlice bende…
Çıldırmak gelir ya, ona kızarım!.. [ce_mu]
Sokrat'ın üçlü süzgeci
Eski Yunanda , Sokrat sadece bir filozof değil, sevilen ve çok sayılan bir kişilikti. Bir gün bir dostu büyük filozofa dedi ki:
- Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun ?
- Bir dakika bekle, diye cevap verdi Sokrat.
Bana bir şey söylemeden önce kendini küçük bir sınamadan geçirmeni istiyorum. Üç farklı sınama...
Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini sınamak, iyi bir düşünce olabilir.
Birincisi Gerçek Süzgeci
Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan
emin misin?
- Hayır, dedi adam Aslında bunu sadece duydum ve ....
- Tamam, dedi Sokrat
Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.
Şimdi ikinci sınamayı deneyelim, İyilik Süzgecini.
Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi ?
- Hayır, tam tersi...
- Öyleyse, diye devam etti Sokrat.
Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de yoluna devam edebilirsin. Çünkü geride bir sınaman daha var.
Bu da Yararlılık Süzgeci
Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı ?
- Hayır, gerçekten pek değil.
- Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yararlı-faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?
Bu yaklaşım Sokrat'ın iyi bir filozof olmasının, büyük sevgi ve saygı görmesinin nedenlerinden biriydi.
Keşke nice Kıbrıslı da Sokrat’tan ders alsa!
Söze bak söze!
<<… İstatistiklere göre, 80 yaşındaki her erkeğe, aynı yaştaki 5 kadın düşüyor.
Bir erkek için bu orana, o yaşta sahip olmak ne acı... >>
Douglas Fairbanks
Fedakarlık
Şener hocam, tatilinden de feragat ederek, ‘bildiri’ yayımlamaya devam ediyor hemen her gün!..
Yürü hocam da korkma, kim tutar seni..
- Irademizi Ankara’ya teslim ettiniz.
- Araç ruhsat ve harçlarını da Ankara artırdı!. Niye sahipleniyorsunuz?
- Bizim maaşları da Ankara öder, biz sahipleniyor muyuz? (bunu ben ekledim tabii)
- Sivilleşme, demokratikleşme...
Vs. vs... vs....
* * *
Ama bildirinin sonunda da şu cümle:
“- Biz fedakarlığa hazırız...”
Ne olur be hocam, yaz, gönder de yayınlayım bu köşede... Mesela neler var, şu ‘hazır’ olduğunuz ‘fedakarlıklar’ paketinin içerisinde?