Kıbrıs’ta doğrudan ve kapsamlı müzakerelerin başlamasıyla taraflar da birbirlerini “uzlaşmazlık”la suçlmaya başladı ve eskiden beri bildiğimiz o malum “suçlama oyunu” yeniden gündemin birinci sırasına oturdu. Mehmet Ali Talat “Kıbrıs Rum halkının çözüme hazır olmadığını” ileri sürüyor ve Rum tarafının “Kıbrıslı Türklerin kazanılmış haklarını erozyona uğratma çabası içinde olduğunu” iddia ediyor. Dimtris Hıristofyas ise “Kıbrıs Türk tarafının görüşmelerde yapıcı bir tavır sergilemediğini” söylüyor ve her fırsatta “işlerin iyi gitmediğini” belirtiyor.
Doğrusu, görüşmelerin henüz daha başındayken tarafların böylesine keskin ifadelerle birbirlerini suçlaması oldukça şaşırtıcı olmuştur. Üstelik müzakerelerin bu aşamasında ele alınan konunun görece “kolay” konulardan biri sayılan “Yönetim ve Güç Paylaşımı” olduğu dikkate alınırsa, “Toprak ve Mülkiyet” gibi son derece karmaşık ve çözülmesi gerçekten zor olan konulara sıra gelince, görüşmelerin kopma noktasına gelmesi işten bile değildir.
Öyle anlaşılıyor ki, liderler içinden geçtiğimiz müzakere sürecinin daha ilk adımlarında kendilerini ağır baskı altında hissetmeye başladılar. Bu baskıların en büyüğü, görüşmelerin başarısızlığa uğraması halinde hiç kimsenin sorumluluğun kendi omuzlarına yüklenmesini istememesinden kaynaklanıyor. Taraflar bunun bedelinin ağır olacağından korkuyorlar. Örneğin Kıbrıs Rum tarafının “uzlaşmaz” taraf olarak görülmesi durumunda adanın belki de temelli ve meşru olarak bölünmesinin önü açılacaktır. Sorumluluğun Kıbrıs Türk tarafının omuzlarında kalması durumunda ise 2004 yılında elde edilen “etik üstünlük” sona erecek ve bunun hem Kıbrıs Türk toplumuna, hem de Türk-AB ilişkilerine son derece olumsuz yansımaları olacaktır. Türkiye’nin Ankara Ek Protoklünü uygulaması yönünde baskılar artacak ve Türk limanlarının Kıbrıs Cumhuriyeti’ne açılması ısrarlı bir şekilde gündeme gelecektir. Bu kaygılar tarafları müzakere sürecini, aynı zamanda, bir “halkla ilişkiler süreci” olarak ele almaya itiyor ve dünya kamuouyuna dönük bir tür “imaj rekabeti” içine sürüklüyor.
Referandum ve Toplumların Baskısı
Liderler üzerinde diğer bir baskı, bulunacak çözümün toplumların ayrı ayrı onayına sunululacak olmasından kaynaklanan referandum baskısıdır. Liderlerin kabul edeceği bir çözümün mutlaka toplumlar tarafından da kabul edilmesi gerekiyor. Aksi halde çözümü reddeden toplumun liderinin siyasi kariyeri “tamamlamış” sayılacak. Bu noktada, hem Mehmet Ali Talat’ın, hem de Dimitris Hıristofyas’ın ciddi baskılar altında olduğu söylenebilir. Belli bir refah düzeyine erişmiş bulunan Kıbrıs Rum toplumunun Kıbrıslı Türkleri AB üyesi bir Kıbrıs’a siyaseten ortak edecek bir çözümden beklentileri yüksektir. Toprak ve mülkiyet konularında ciddi beklentiler içinde olduğu gibi, güvenlik konusunda, özellikle Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkını da içeren Garantörlük Anlaşması’nın kısmen de olsa değiştirilmesini umuyor. Bu beklentiler Hıristofyas’ın çıtayı yüksek tutmasına yol açıyor. Mehmet Ali Talat’a gelince, onun da ciddi tedirginlikleri olduğu söylenebilir. 2004 yılında Annan Planını kabul eden Kıbrıs Türk tarafının bu planın gerisine düşmeye zorlanmasından korktuğu kadar, Kıbrıs Türk toplumunun bugün Annan Planı gibi bir planı onaylamayacağından da endişe duyuyor olabilir. Bu endişeler Mehmet Ali Talat’ı da çıtayı yükseltmeye zorluyor. Ayrıca, Denktaş’ın siyasi mirasına sahip çıkan ve “iki devletli” çözüm modelini adı FEDERAL bir çözümün içine yerleştirmek isteyen etkili çevrelerin içinden geçtiğimiz müzakere sürecine seyirci kaldığı söylenemez.
Tarihin Ağırlığı
Müzakere sürecinde varlığını hep hissettiren ve adeta liderlerin yakasını bırakmayan diğer bir unsur da “tarihin ağırlığıdır”. Adada yaşanan ve uzun yıllara yayılan milliyetçi rekabet ve çatışma iki toplum arasında derin bir güven bunalımına yol açmıştır. Kıbrıslı Türklerin 1964’te yaşadığı travma ile Kıbrıslı Rumların 1974 travması, en sıradan konuların bile görüşülmesinde büyük zorluklara yol açabiliyor.
Sorumluluk Korkusu Çözümün Motoru Olabilir
Neredeyse yarım asıra yayılan Kıbrıs sorununun bu kadar uzun sürmesi, bir bakıma Kıbrıs’ta bir tür “çözümsüzlük-dengesi”nin oluşmasıyla izah edilebilir. Ne iki toplumdan biri tek taraflı çözüm dayatacak kadar güçlüdür, ne de bir toplumun diğer topluma boyun eğecek kadar zayıf olduğu bir denge söz konusudur. Böyle bir ortamda olası bir çözümün motoru, müzakere sürecinin sonunda taraflardan hiç birinin “çözümü engelleyen taraf” olarak görülmek lüksünün olmaması sayılabilir. Liderler başka bir vizyon ve farklı bir dille ortaya çıkmadığı sürece mevcut “çözümsüzlük dengesini” bozabilecek tek faktör, çözümsüzlüğün sorumluluğunu üstlenme korkusu olabilir ki, bu da, her ne kadar tatmin edici olmaktan uzaksa da, durumun bütünüyle umutsuz olmadığınının bir göstergesi olarak görülebilir.