Yeni ve sivil anayasa ihtiyacı
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) işbirliği ile üniversitelerde adına ne derseniz deyin – Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “siyasi İslam’ın simgesi” olduğunu ikrar ve itiraf ettiği – türban veya başörtüsünün yasallaşmasına yol açması umudu ile Türkiye Büyük Millet Meçlisi’nden geçirilen ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de kendisinden beklendiği gibi imzalayarak yürürlüğe koyduğu anayasa değişiklikleri ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nce verilen iptal ve yürürlüğünün durdurulması kararı bile Türkiye’nin katılımcı, demokrat ve insan hakları eksenli bir anlayışla, ama her halükarda daha iyi yazılmış, anlaşılabilir sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğunu ortaya koymuştur.
SANKİ ‘YAMALI BOHÇA’
1982’de aleyhte propaganda yapılmasının yasaklandığı bir ortamda halkın oyuna sunulan ve plebisit gibi bir oylamada yüzde 92’nin üzerindeki halk desteği ile yürürlüğe girmesinden bu yana T.C. Anayasası’nın üçte birden fazla maddesi geride bırakılan sürede çeşitli değişiklik paketleriyle değiştirilmiş, birçok anti-demokratik öğesi temizlenmiş veya orijinal metne kıyasla daha demokratik bir hale getirilmiştir. Sivil iktidarın gücünü artıran, idamı kaldıran, siyasi parti kapatılmalarını zorlaştıran ve hürriyetlerin önünü açan bu maddeler şüphesiz ki Türkiye’de 1982 Anayasal düzenini kurgulayanların amaçlarının çok ötesinde bir demokrasi havasının ülkede egemen olmasının önünü açmıştır. Ancak, yadsınamayacak bir diğer gerçek ise bu değişiklikler sayesinde demokratik hak ve özgürlükler ilerlerken ülkenin sosyal sözleşmesi, yani anayasası adeta “yamalı bohça” haline gelmiştir.
Mesela, yapılan bu değişiklikler sonrasında, Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini ve çalışma ve yargılama usullerini tanımlayan Anayasa’nın 148 ve 149’uncu maddeleri Yüksek Mahkeme’nin anayasa değişiklikleri ve parti kapatma konularında yetkilerini oldukça sınırlandırmaktadır. Mesela Madde 149’da net bir şekilde diğer konularda çoğunluk ile karar verebilecek mahkemenin “Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasî parti davalarında kapatılmaya karar verebilmesi için beşte üç oy çokluğu şarttır” denmekte, yani on bir üyesinin en az yedisinin “evet” oyu olmadan ne anayasa değişikliği ne de parti kapatılmasına hükmedemeyeceği vurgulanmaktadır.
Madde 148’de ise gayet net bir şekilde, Anayasa Mahkemesinin kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetleyebileceği ancak “Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından” incelebileceği ve denetleyebileceği hükme bağlanmaktadır.
Yine aynı maddenin ikinci paragrafında ise Anayasa “şekil inceleme ve denetlemesinin” sınırlarını ortaya koymuştur. Maddede net bir şekilde “Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır.”
Ancak, aynı Anayasa’nın dördüncü maddesinde ise gayet açık bir şekilde Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, ikinci maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” olarak tanımlanan Cumhuriyetin temel nitelikleri ve üçüncü maddesinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” olduğu; dilinin Türkçe olduğu; bayrağının şekli özel kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayrak olduğu, millî marşının “İstiklal Marşı” olduğu ve başkentinin Ankara olduğu hükümlerinin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğu vurgulanmaktadır.
Eğer Anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil şartları açısından inceleyebilecek ise, peki yine Anayasa tarafından korunma altına alınan ve yukarıda izah ettiğimiz ilk üç maddesine uyumu hangi otorite denetleyecek; Anayasa’nın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez” maddeleri Anayasa’nın emri doğrultusunda nasıl korunacak?
KONTROL VE DENGE MESELESİ
Anayasa metninin dördüncü maddesi ile 148’inci maddesi arasındaki tenakuz yani uyumsuzluk açık bir şekilde ortaya çıkmıyor mu? Elbette ki yapılan onca değişiklikten sonra zaten en başta Kenan Evren başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyi diktasının kendilerinin oluşturduğu Danışma Meçlisi’nin hazırladığı metinde yaptıkları değişikliklerle bütünlüğü bozulan anayasa metni iyice yamalı bir bohçaya dönmüş, birbiriyle çelişen hükümler manzumesine dönüşmüştür.
Yine de, 148’nci madde ile dördüncü madde arasındaki uyumsuzluk ve sonucunda ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini esastan incelemesi ve değerlendirmesinin “yetki gaspı” veya “olmayan yetkinin kullanılması” iddiaları diğer çelişkilere göre daha hayati öneme haizdir. Anlaşıldığı kadarıyla – gerekçeli karar açıklanmadığı için net konuşamıyoruz – Anayasa Mahkemesi kararını anayasa değişiklik paketi maddelerinden ziyade, gerekçeyi inceleyerek vermiştir, çünkü değişiklik metinde değil, sadece gerekçede türbandan bahsedilmektedir. Bu da, muhakkak ki gerekçelerin kanun metninin parçası olarak kabul edilemeyeceği prensibi dikkate alınırsa ayrı bir garabettir.
Diğer yandan ise, her ne kadar ben dahil Anayasa Mahkemesi kararından mutlu olanlar bile mahkemenin yetkisini aştığını söylerken, ortada duran bir diğer gerçek ise Anayasa’nın dördüncü maddesindeki ilk üç maddeyi korumaya alan hükmün nasıl uygulanabileceğinin tarifinin yapılmadığı ve bu konunun Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci maddede tanımı yapılan esaslar dahilinde yaşamı için es geçilemeyecek kadar hayati olduğudur. Esasında dördüncü madde çerçevesinde ilk üç maddenin korunması görevi Anayasa’ya uygunluğu sağlama görevi ile kurulan Anayasa Mahkemesinde olmasından daha doğal ne olabilir. Veya, bir şekilde burada bir boşluk varsa bunun içtihat ile doldurulmasından niye bu kadar rahatsız oluyoruz? Benim tek itirazım, içtihat açmanın Anayasa Mahkemesi geleneği haline gelebileceği endişem. Diğer yandan seçilmiş Meclise ve milletvekillerine elbette ki güvenilmeli, ancak ülkenin temel niteliklerinin, demokrasinin ve hürriyetlerin korunmasını da mecliste oluşacak çoğunluğun veya siyasi iktidarın keyfi takdirine bırakmak mümkün değil. Kısaca, ortada bir “kontrol ve denge” meselesi bulunmakta.
Anayasa Mahkemesi kararları nihaidir ve kesindir. Herkesi bağlar. Bunlar üzerinde tartışmaya devam etmek mahkemenin prestijini sarsacak ve sonuçta hepimiz bundan zararlı çıkacağız. Şimdi nu tartışmaları geride bırakmanın zamanıdır.
Yaşadıklarımız, AKP kapatılması davası da geride kaldıktan ve bir şekilde normalizasyon tekrar sağlandıktan sonra gerekli dersleri çıkartarak, katılımcı, çoğulcu – kesinlikle tek partinin empoze edeceği bir çalışma değil – ve kesinlikle sivil ve hürriyetçi bir anlayışla ama daha temiz, anlaşılır ve bütünlüklü yeni bir sosyal kontrat yapmamızın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
TÜRKİYE’DEN BAŞKA TÜRKİYE YOK
Unutmayalım, Türkiye’den başka Türkiye yok… Son örneğini Humeyni’yi sevdiğini ama Atatürk’den nefret ettiğini söyleyen türbanlı genç kızımızda da gördüğümüz gibi, nedense bu şeriat özlemi ile yanıp tutuşanlar, bu ülkedeki laik demokrasiyi yerden yere vuranlar bile neden İran’a, Suriye’ye değil de hep Batı’ya Avrupa’ya, ABD’ye, Kanada’ya Avustralya’ya kaçıyorlar?
Bunların pusulaları mı bozuk?
Hayır, onlar bizden iyi biliyorlar o imrendikleri rejimlerin onlara neler vaad edeceğini… Sadece “siyasi İslam”ı ikbal için kullanan din bezirgânı politikacılar tarafından kullanılıyorlar. Hepsi o kadar…
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusuf_kanli@yahoo.com adreslerinden ulaşabilirsiniz)