Son günlerde ülkede sanki, Lokmacı’dan başka konu yok gibi.
Günlerdir Lokmacı’yı konuşuyoruz, işitiyoruz ve yorumluyoruz.
Hem de içerde”lokma gibi kızarmış hale dönmüş halimize,” bakmadan.
İçerdeki bütün sorunlarımızı bir kenara itmiş sınırlara yığılmış gibiyiz.
Daha saatler dolmadan bile bu açılışı “taviz vermek gibi değerlendiren” Rum’lar tam 3 saat Lokmacı’dan geçişleri durdurdular.
Sonra da sırf suçlu konumuna oturtulmamak için istemeye istemeye yeniden açtılar.
Neden hep sınırın güneyine doğru odaklandık ve sanki dünya güneye bakarmış gibi gözümüzü başka taraflardan çekmemiz için uğraşılıyor?
Olayları gereğinden çok büyültme alışkanlığı edindiğimizin farkında mıyız acaba?
Olumsuzlukları göz ardı etmemiz isteniyor bizden ve biz, esas bunu farkedemiyoruz.
İçte dağ gibi biriken sorunları ele alıp, bu ülkeyi daha yaşanır, daha refah bir hale getirme çabası göstereceğimize, bütün herşeyi çözüme endeksleyip sınırları izliyoruz.
Üstelik sözde umut üstüne umut dağıtanları dinliyoruz. Bu geçiş, “sosyal ve ekonomik değişimler için fırsatları coğaltacakmış” diyor ABD sözcüsü..
Ada'yı ikiye ayıran yaklaşık 180 kilometre uzunluğundaki Yeşil Hat'ta beş ayrı geçiş noktası var. Bütün bu geçiş noktaları bize bugüne kadar ne fırsatlar yarattı sanki? Karşılıklı geçiş kolaylığından başka birşey yaratmadı.
Güney Kıbrıs’tan alış verişleri artırdı. Yani Kuzey’den Güneye para akışını sağladı sadece.
Lokmacı bir başlangıc pozisyonu ve diyalog kurulunca ve esas müzakereler başlayınca, kuşkusuz bu pozisyonlarda bazı esneklikler görülecek, pazarlıklar ilerledikçe ödünler karşılıklı mı olacak yoksa tek yanlı ve bir adım önde diye diye, verici olacak taraf yine biz mi olacağız?
Neden sürekli,Türk askeri konusu gündeme getiriliyor? Bu ada üzerinde başka yabancı asker yok mu? Güney'de bulunan Yunan askerlerinin gitmesinden neden bahsedilmiyor? Ve diğerleri, tümü neden masaya konmuyor?
Kaldı ki “Garanti Anlaşması” üzerinde fazla spekülasyona yer verilmemeli.Çünkü Türk askerinin adadan gitmesi, Kıbrıs Türk halkının veya Kıbrıs Rum halkının isteğiyle sonuçlanacak bir konu değildir. Garanti anlaşmasının uluslararası bir anlaşma olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Böyle bir kararı ancak Türkiye tarafından verilecek bir karar olduğu Kıbrıs Rum tarafına açık bir dille masada söylenmeli..
Kendi haklarımızdan ödün vermeyelim. Nasıl ki Rumlar, Kuzey'de kalan malları için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdukları ve arazileri üzerinde inşa edilen evlerin yıkılarak malın eski sahiplerine tazminatı ile birlikte iade edilmesini talep talep ediyor,, Maraş'ın vakıf olması nedeniyle, Maraş'ta bulunan ve Rumlara ait olduğu iddia edilen mülkler için ayni taleplerin masaya konması şarttır. Ya can güvenliğimiz için terk etmek zorunda kaldığımız ve güneyde bıraktığımız onca mal mülk de Rumların mıydı?
Bu adada onlar kadar hak ve söz sahibiyiz. Bugüne kadar adanın sahibi olmadıkları gibi bundan sonra da bu adanın tek sahibi olmayacaklardır. Gerçekten çözüm istiyorlarsa iyi niyetlerini ortaya koyarlar ve bizlerle önce inandırıcı bir gönül bağı kurarlar.
Bir gönül bağı olmadan geleceğin teminatı ne güçlü ne de kalıcı olamaz. Önce bir gönül köprüsü kurmamız lazım.O da sevgi üzerine inşa edilebilir ancak. Bizi, kendiyle eşit görmeyen, Türk halkını ancak kendi devletine yamalamaya çalışan ve 2. sınıf vatandaşı yapmaya hevesli Rumlar bizi seviyor öyle mi? Buna inanan var mı?
BM Genel Sekreterinin Kıbrıs özel temsilcisi Pascoe’nun basın toplantısında konuştuğum, Politis gazetesi muhabiri bana Üniter devletten bahsetti ve iki devlet yoktur olamaz. Tek bir devletimiz vardır diyor.Mevcut devlet içinde olmamız gerektiğini savunarak, garantilere de ihtiyaç olmadığını söyledi. Ne güzel, hep bir ağızdan ayni sözleri koro halinde söylüyorlar. Aslında Rum’ların bu haline imreniyorum.
Liderinden, tutun da, sağcısı, solcusu, emekçisi, iş adamı, çalışanı, basını, hepsi ayni sözleri söylüyor. Hangi sözleri? “Ulusal Konsey” kararlarını hep birlikte dillendiriyor ve destekliyorlar.
Maalesef , bugün için bizim sahip olamadığımız özellikler bunlar.
Maalesef dünyayı da bu “tek seslilik” özelliğiyle ve yalanlarıyla aldattılar. Kendilerini Kıbrıs’ın yasal hakimi gösteriyorlar. Dünya da bizden daha çok özveri istiyor.
Kıbrıs Türk Halkı, kobay mı? Sürekli, olmadı baştan mı diyeceğiz?
1 Mayıs 2004 tarihinde AB aldığı kararla zaten çözüme bir çomak sokmuştur. Şimdi bize nasıl olursa olsun bir çözüm için bu masaya oturun ve bitirin muamelesi yapmamalılar. Biz de çok kararlı bir şekilde dik bir duruş sergilemeliyiz.
Tabii ne istediğimizi bir dik duruşla ifade eden olmadığı için bize ne istiyoruz diye soran da olmuyor.
Şunu dünya da iyi bilsin ki;
Biz Kıbrıs sorunununun bittiği noktada, yeni bir Kıbrıs sorununun başlamasını istemiyoruz.
Bu yüzden hep “adil ve kalıcı bir çözüm” diyoruz. Ve adil ve kalıcı bir çözümün de iki halkın ve iki devletin eşitliğinden geçtiğini, garantilerin devamının şart olduğunu ve bunlar kabul edilirse eğer birleşmenin mümkün olabileceğini söylüyoruz.
Kıbrıs konusunda kendi gözlerimiz dururken niye başkalarının gözüyle bakmamız isteniyor? Biz mi anlamayacağız?