23 Nisan 1964’te Güneydeki karma nufuslu Boğaziçi (Aytotro) köyünün Türk Mahallesi, ani bir Rum saldırısına uğradı.
Çifte bayramın kutlandığı bir gündü. Dini bayramlardan biri (şu anda Ramazan Bayramı mıydı, Kurban Bayramı mıydı anımsamıyorum), o güne raslamıştı.
Saldırı beş gün beş gece kesintisiz sürdü. Türk halkı iyi direndi. Sonuçta Türk Mahallesi yerinden sökülemedi ve 1974 sonrasında Kuzey’e göç gerçekleşinceye kadar yerinde kaldı.
Türk Mahallesi, sırtını nüfusu tümüyle Türk olan Geçitkale’ye dayamıştı. Bu bakımdan şanslı sayılırdı ancak ana bölgeden kopuk bir bölümü vardı. Cenktepe olarak isimlendirilen bu bölüm, kocaman Rum Mahallesi’nin tam karşısında idi. Arada yalnızca dereyatağı vardı. İki tarafta da tüm evler, karşıdan açılan ateşe açıktı. Başka bir anlatımla, her ev kurşun yiyordu.
Anlatılması zor bir silah dengesizliği olduğu için, olan Cenktepe’deki Türk evlerine oluyordu.
Bizim tek bir otomatik silahımız bile yoktu. Oysa Geçitkale’de iki otomatik silah (bren/bren gun) vardı. Israrla bu silahlardan birinin bize gönderilmesini istemiş ama başaramamıştım. Oysa karşı tarafa bizim de otomatik silahımız olduğunu göstermeliydik. Bizde de otomatik silah olması, caydırıcı etki yapabilirdi.
İkinci günün akşam saatlerinde, Cenktepe’deki savunmamız çöktü. Önce sivil halk, ardından mücahitler geri çekildi.
Ciddi bir risk altına düşmüştük. Eğer Rumlar çekildiğimiz Cenktepe’ye girip mevzilenirse, yarım ay içine alınacaktık ki böyle bir durumda savunma yapamazdık. Boğaziçindeki Türk varlığı yokolurdu.
İkinci günü üçüncü güne bağlayan gece bizim için karabasandı. Moral sıfırlanmış, Geçitkaleye göç başlamıştı. Bir ara ben de köyü boşaltma eğilimine girdim. Beni engelleyen, Boğaziçi’nde petekbeyi olan rahmetli babam oldu.
Bir yandan Geçitkale’den bir bren getirtmeye çalışırken, diğer yandan Cenktepe’ye dönme arayışlarına girmiştim.
Biz Cenktepe’yi boşaltmıştık ama Rumlar’ın oraya girdiklerini gösteren bir belirti yoktu. Bu konuda kesin bir saptama yapmalıydık.
Durumu öğrenmek için keşif yaptırmaktan, yani oraya birilerini göndermekten başka çare yoktu.
O bölgeyi avucunun içi gibi bilen; köy kabadayılarından, övündüğünde “harmanlara sığmayan” birini çağırarak durumu anlattım ve bölgeye olabildiğince yaklaşarak, Rumlar’ın bölgeye yerleşip yerleşmediğini saptamasını isedim.
Öyle bir tepki gösterdi ki!
Konuşma, herkesin gözü önünde yapılmıştı. Bizi dinleyen Salihçik, “ben yaparım” diye fırladı ortaya!
O günlerde 17 yaşında idi. Çok kısa boylu ve ince yapılı olduğu için çocuk görünümlü idi. Savaş patlayınca gönüllü olarak göreve koşmuştu ama eline silah vermemiştik. Benim ulağım/postam olarak görev yapıyor, getir-götür işlerini yapıyordu. Tam bir yüreklilik sergiliyordu. Gözünü budaktan sakınmaz, her yere ulaşırdı. Kısacası, koskocaman yüreği olan bir küçük adamdı.
Aslında düşündüğüm iş için biçilmiş kaftandı. Ama çocuk sayılırdı. Üstelik Cenktepe’yi iyi bilmiyordu. Bu görevi yapamaz diye aklımdan geçirdim. Ancak ben “olmaz” diyene kadar fırladı. Ardından bağırdım ama kuş gibi uçup gitmişti.
Dönüşünü heyecanla ve tedirginlikle bekledik.
Çok geçmeden döndü. Cenktepe’yi adım adım, mevzi mevzi dolaşmış, Rumlar’ın boşalttığımız Cenktepe’ye girmediklerini saptamıştı.
İnanılmaz bir işti Salihçiğin yaptığı! Verdiği bilgiler altın değerinde idi. Ben keşif yapılsın derken bu kadarını düşünmemiştim.
O’na kızdım, ama sevindim de!
Bu arada Geçitkale’den bir bren getirtmeyi de başarmıştım.
Üçüncü gün, gün ağarmadan mücahitler Cenktepe’ye dönüp mevzilerine yerleştiler.
Brenimiz de değişik yerlerden darbe atışları yaparak, Rumlar’da çok sayıda bren takviyesi aldığımız izlenimi yarattı.
Bu durum, dönüm noktası oldu. Rum saldırısının şiddeti giderek azaldı ve beşinci günün sonunda ortadan kalktı.
(Şunu da anlatayım: O tarihlerde Geçitkale’de Rum telefonları dinleniyordu. Dinlenen bir konuşmada, Boğaziçi Rum Mahallesi’nden biri, Makarios olduğu sanılan birine, Türkler’in ağır silah takviyesi aldıklarını söylüyor ve daha da silah istiyor; buna karşılık, Makarios olduğu sanılan kişi “size o kadar silah verdik, başka vermeyiz” diye yanıt veriyordu.)
“Bunları şimdi niye anlatıyorsun” diye sorulabilir.
Maalesef, Salihçiği (Salih Özkumru) kaybettik.
Birkaç gün önce cenazesi vardı. Kalabalık bir cenaze idi. Orada, bu anlattıklarımı anımsadım. Ve kalabalığa baktım: Salihçiğin, koca yürekli bir “isimsiz kahraman” olarak yaptıklarını bilen 8-10 kişi ya var ya yoktu. Cenazesinin kalabalık olması, sevilmesinden, dobracılığından ve Yeniboğaziçi’nin/Boğaziçililerin (Aytotroluların) bir tür simgesi olmasından kaynaklanıyordu; “isimsiz kahraman” olmasından değil!
Amerikan tarihinde, anlattığıma benzer bir olay olsaydı herhalde filmini de görürdük. Bizde ise olayı bilen yok!
Bu konuda sorumluluğum olduğunun bilincindeyim.
Bunun içindir ki bu sıralar anılarımı yazıyorum. Burada anlattıklarımı, çok daha geniş olarak halkımla paylaşacağım. Ama daha fazla beklemeden, Salihçiği, o koca yürekli küçük adamı, kısaca tanıtmak istedim.
Ruhu şad olsun!
20 Temmuz Barış Ve Özgürlük Bayramınızı kutlarken tüm şehitlerimizin anısı önünde saygı ile eğilirim.