1967 yılı sonbaharında bir akşam üzeri, Mücahitler Parkı’nın karşısındaki lise binalarına gelen Mücahit yetkililer, hepimizi toparlayarak “Sancaktarlığa” götürdüler...
Lise binaları; o dönemde erkek öğrenci yurdu olarak kullanılıyordu ve bizler köylerden gelen ortaokul ve lise öğrencileri bu binalarda, koğuşa dönüştürülmüş sınıflarda kalıyorduk.
15-18 yaşları arasındaki bir grup genç, şimdikilerde “Devlet Senfoni Orkestrası”nın faaliyet gösterdiği binanın arka tarafındaki bahçeye alınmıştık.
Üst katlardan birinde, küçücük bir pencereden başını uzatan bir Mücahit komutanı, bize “Hepinizi bölüklere dağıtacağız. Vatan sizden görev bekliyor, yurtta yan gelip yatmak yok...” demişti...
Pılımızı pırtımızı topladık, öğrenci yurdunu terk ettik ve resmen “Mücahit” saflarına katıldık...
Beni; surlar içindeki Bayraktar Kışlası’na göndermişlerdi...
Tahta merdivenleri korka korka çıkarak Komutan’ın huzuruna vardığımızda, adam alaycı bir tavırla yüzümüze baktı ve “Ana mektebi mi açacağız be? ” demekten kendini alamadı...
Henüz 15 yaşındaydım ve boyum da, kilom da, işe yarayan bir “asker” görüntüsü vermiyordu...
Kışlaya teslim olduğumuzun birinci akşamı “Nöbet” tutacağımız söylendi... İlan tahtasına baktım... İlk sınır “nöbet”im; gece yarısı 12’de başlayıp 02.00’de sona erecekti...
Yaşamımda ilk kez silah tutacaktım... İlk kez “Düşman”la karşı karşıya gelecektim...
Gece yarısına kadar yatağa giremedim... Korkularımla heyecanım birbirine dolanmıştı... Üzerime uygun Mücahit üniforması bulunmadığı için, nöbet yerine okul üniforması ile gidecektim...
Tanti’nin hamamından Lokmacı barikatına kadar uzanan surlar içi sınır bölgesinde nöbet tutacak genç ve yeni “Mücahit”ler olarak sıraya dizildik ve bir Çavuş denetiminde “görev” yerlerimize gitmek üzere yola çıktık...
Zifiri karanlık bir geceydi...
Kışla’nın arka tarafındaki Mutallip fırınının yan tarafında düşe kalka ilerlerken, oranın bir araba mezarlığı olduğunu bile bilmiyordum...
Bir mazgal deliğinin karşısında durduğumuzda; mücahit çavuşu, nöbetçinin elindeki silahı aldı, bana oracıkta nasıl kullanılacağını gösterdi ve “İyi nöbetler” diyerek gitti...
Vücudumun her bir zerresi korku ile sarsılırken, parmaklarımı tetikten, gözlerimi ise mazgaldan ayıramıyordum... Yolun bir tarafında bizim mevzimiz, ötekinde ise Rum mevzisi vardı... Aramızdaki mesafe ise sadece birkaç metreden ibaretti...
O akşam bu ilk “nöbet”in, dört buçuk yıl boyunca hemen her akşam tekrarlanacağını asla hayal edememiştim...
Bayraktar Kışlası’nda başka birlikler de vardı... En çok da “Bandocuları” kıskanırdık... Biz silahla nöbet tutarken, onların ellerinde davul ve borular vardı. Bandocuların ayrıcalıklı olduğunu düşünüyor, “Mücahit”ten” saymıyorduk.
Bayraktar Kışlası’ndaki bizim 66. bölük bir akşam aniden dağıtıldı...
Bir bölüm mücahit, Arasta sokağının güney tarafındaki “22. Bölük”e nakledildik...
Ayandoni Hanı’nın yanındaki Yeşil Gazino ve çevresindeki bölükte 15 yaşından 60 yaşına kadar Mücahitler vardı...
Ledra sokağının, Ermu caddesinin gecesi ve gündüzü, ilk gençlik yıllarımızın anılarında birer eski fotoğraf gibi duruyor...
Sapsarı kocaman sınır lambalarının ışıkları, zaman zaman gözlerimi kamaştırıyor...
O günlerin aşkları, isyanları, kaçamakları, uykusuzlukları, korkuları, karamsarlıkları birer birer kendilerini takdim ederek önümden geçip gidiyor...
Hasan Çavuş, Tanti’nin Hamamı, Topçu, Banbino, Kör Hasan, Amanın Bahça, Kütüphane, Gazza; her birinde yüzlerce saat ayakta nöbet tuttuğum Lefkoşa’nın surlar içi mahalleleri...
Her nöbet sonrasında; üniformayı çıkararak Rum tarafına kaçmalar...
Nöbet sırasında tanıştığımız Rum askerlerle sivil buluşmalar...
Lokmacı’yı geçer geçmez “Silah arkadaşı” Sodiri ile Altamira’da yaptığımız kaçamaklar...
Korkunun, cesaretin, delikanlılığın “gerçeklerle” harmanlandığı, yaşama dokunmaya başladığımız yıllar...
Her bir toprak dolu varilinde, her bir kum torbasında, gizlenen kocaman bir tarihe şahitlik yaptığımız yıllar...
Lokmacı’nın dün yapılan açılışı; beni tarihsel bir gezintinin girdabında oraya buraya savurdu...
Tüm Kıbrıslılara hayırlı olsun...