Gazetecilik mesleğinde; yazılı basının ortaya çıktığı günden beri “etik kurallar” konusu hep tartışılıyor...
Uluslararası sivil toplum örgütleri, medyanın özgürlüğünü kısıtlayıcı tüm engellere karşı “kurallar” geliştiriyor ve bunları yazıya döküyor...
Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi gibi kurumlar da bu konuda sürekli olarak kararlar alıyor, toplumların gelişen değer yargıları çerçevesinde eski kararlarını güncelliyor...
Tabii medya kurumları da, kendi “yayın ilkeleri”ni belirliyor ve “bağımsızlığını” etkileyecek tüm hassasiyetlerini ortaya koyuyor...
Örneğin; İngiliz yayın kurumu BBC; bu konuda neredeyse ansiklopedi kıvamında bir ilkeler belgesine sahip...
Basının elini ayağını bağlayan, özgürlüğünü kısıtlayan elbette sadece politik “kurumlar” ya da kişiler değil...
Ticari kurumların da basın üzerinde ciddi bir baskı aracı olabileceği, her geçen gün daha net biçimde ortaya çıkıyor...
İşte bu yüzdendir ki medya-devlet ilişkileri, medya-sermaye ilişkileri günümüzün en büyük “dert”lerinden biri...
Radyolar, televizyonlar, gazeteler; ayrıca internet, kamuoyu oluşturma araçları olarak günümüzde büyük bir güce erişti...
Hatta, o kadar ki basına “Dördüncü kuvvet” misyonu biçen geleneksel anlayışa karşı; bazı medya organları kendisini “Birinci kuvvet” olarak görmeye, yasama, yürütme ve yargının üzerinde egemenlik kurmaya başladı.
Kapitalist dünya bu “gelişme”den rahatsız oldu tabii...
“Güler yüzlü kapitalizm” yalnızca medyada değil, toplum yaşamının diğer alanlarında da olağanüstü büyümeyi, aşırı güç sahibi olunmasını anti-tekel yasalarla sınırladı.
Peki biz ne yaptık?
Dünya bunlarla uğraşırken; biz bu gelişmelerden bi-haber yaşadık...
Ekonomimiz de, siyasetimiz de medyamız da kurumlaşamadı...
Ancak bu “yapı” içinde bile medya gücü; siyasetin de ticaretin de “aracı” oldu...
Devletin kurumları “enformasyon” tekelini pek sevdiler...
Bazı ticari kuruluşlar ise, PR (Halkla ilişkiler) yöntemleri ile kendi “dokunulmaz”lıklarını medya sayesinde sağladılar.
Ticaret; siyasetçiyi medya ile etkiledi...
Siyasetçi; kamuoyu desteğini medya ile oluşturdu...
Al gülüm ver gülüm biçimindeki ilişkiler medyanın tüm alanlarını sardı...
Gazeteci; bazen kendisini devlet kurumunun “kurşun asker”i sandı, bazen da özel girişimcinin “yardakçı”lığına soyundu.
Siyaset ticaretle, gazetecilik mesleği ise “avanta”larla anılır oldu...
Yasalar yaptık... Özel radyo ve televizyonlarda hisse sahipliğini yüzde yirmi ile sınırladık.
Medyanın, toplumun başına bela olmasını önlemek için “Devlet ile ilişkileri”ne yasaklar koyduk...
-Medya patronu, devletin ihalesine katılmaz, dedik...
Sonra ne oldu?
Bu yasa hükümlerinin hiçbirisini takmadık...
Gazetelerde, medya patronunun bir bakanla imzaladığı ticari “protokol”un haberlerini çekinmeden yayımladık.
Bir başka “patron”un devlet ihalesine tek başına katıldığını ve kazandığını gördük. Bunun için düzenlenen tören ve Başbakan’ın da bu törende yer alması bir “Gurur tablosu” gibi topluma sunuldu.
Arkasından bu haberin mürekkebi bile kurumadan ihaleyi alan şirketin yabancı direktörü “Medya patronu”nun hissedar olmadığını açıkladı.
Peki imza töreninde ne arıyordu? Neden kendi gazetesinde şirketin kendisine ait olduğu yazılmıştı?
Peki, Başbakan neden elini sıkarak kutlamış, övücü sözler söylemişti?
Yoksa Başbakan’ı birileri işletiyor muydu?
Yanıt, bir başka İngiliz’den geldi... “Aracılık yapıyordu” dedi...
Bizde anti-tekel yasaları yok... Medyada tekel eğilimleri çok güçlü... Medyanın “gücü” ticarette ve siyasette etkin olursa, bazı medya kurumlarına “ayrıcalık”lar sağlanırsa, bu al gülüm ver gülümden kim zararlı çıkar?
Tanrı aşkına, sizce kim?