Uzun bir zaman önceydi...
Babamın ayağında küçük bir çıban çıkmıştı...
Doktoru onu Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne yatırdı. Ziyaretine gittiğim zaman, bir de ne göreyim?
Hem yanında, hem de karşısında; birer ayakları kesilmiş iki hasta yatıyor..
Ayağı kesik adamcağız, babama tatlı tatlı “korku” salıyor...
-Bak, diyor; benim bir ayağımı kestiler. Ötekini de kesecekler. Madem şeker hastasısın, kurtuluşun yok, gitti senin ayak...
Babamın eli ayağı titriyor, korkudan ne yapacağını bilemiyor.
Ayağındaki “Diyabetik çıban” konusunda bilgi sahibi olmayan hemşireler, özensiz biçimde babamı kesik ayaklı hastaların yanına yatırmakla “moral”inin çökmesine yol açıyorlar...
İyi ki, aile olarak bizler durumun hemen farkına vardık ve Dr. Hüseyin Kebapçıoğlu sayesinde babamın ayağını kurtardık...
Ancak belli ki sağlık sistemimizde “cehalet” bitmiyor... İhmal bitmiyor... Mesleğine karşı sevgisizlik bitmiyor...
Bu kez de az kalsın babamı öldürüyorlardı...
Hikayeyi dinleyin:
Çayırova köyünde yaşayan babam Emin Kahvecioğlu, soğuk algınlığı ve titreme şikayeti ile geçen hafta başında Mehmetçik Hastahanesi’ne başvurdu.
Kendisine bakan bayan doktor, ambulansla Mağusa’ya sevkedilmesini kararlaştırdı ve hemşirelere “Sonda” takılmasını emretti.
Babam, idrar sorunu olmadığını, sonda takılmasını istemediğini söylemesine rağmen, hemşireler “Kural böyle” dediler ve babamın, Mehmetçik köyünü inleten çığlıkları arasında sonda yerleştirdiler. Babam; Yeni Erenköy’den çağrılan ambulansla Mağusa Devlet Hastanesi’ne sevkedildi ve Mağusa hastahanesinde birkaç saat alıkonuldu. Burada babama serum verildi ve üzerindeki sonda çıkarılarak “Gidebilirsin” denildi.
Tabii babam oraya ambulansla Karpaz’dan getirilmişti. Aileden birileri hastaneden onu aldı ve geri Çayorova’ya götürdü.
Eve girdiği zaman her tarafının kanlar içinde olduğunu fark etti. Oradakiler hemen akan kanı durdurmak için pamuk bastılar ve babamı yeniden geri Mağusa hastanesine götürdüler.
Hastaneye yeniden yatırıldı ve kendisine serum takıldı. Orada kendisine Mehmetçik köyündeki hastanede takılan “Sonda”nın damarlardan birini patlattığını ve bu yüzden kanama olduğunu söylediler.
Tabii belli ki ambulansla götürüldüğü Mağusa hastanesinde bu kanama başlangıçta fark edilmedi. Serumu taktılar ve sonra da “Hiçbir şeyin yok, haydi git” dediler.
Yaşlı babam; Mağusa’dan Çayırova’ya kadar ve oradan geri Mağusa’ya kadar kanamalı olarak seyahat etti.
Bu süre içinde kan yetmezliğinden tabii ki ölebilirdi.
Şeker hastası olması nedeniyle kanın pıhtılaşmasında da sorun yaşayan bir hastaya bizim sağlık sistemimiz ancak bu kadar “hizmet” sunabiliyor.
Peki ben şimdi ne yapayım?
Basit bir soğuk algınlığı geçiren ve bu yüzden Mehmetçik (Galatya) köyündeki hastaneye baş vuran babamı alıp Rum tarafına mı götüreyim?
Gidip ısrarla “sonda” takan, babamı acılar içinde kıvrandıran görevli ile kavga mı edeyim?
Mağusa’da kanamayı fark etmeyen ilgisiz görevlilere dayak mı atayım? (Öyle bir becerim yok)
Öyle yapsam; sağlık servislerinde örgütlü sendikalar hemen ayağa kalkacak ve “Önlem alınsın” diye greve gidecek.
Ancak kimse “Hasta hakları” konusunda kafa yormayacak...
Hastaların çekmekte olduğu “eziyeti” ve risklerle tehlikeleri konuşmayacak...
Hatta bakanlık, beni “yalancı” çıkarmak için daha önceki bazı olaylarda yaptığı gibi “açıklamalar” bile yapmaya çalışacak...
Hepsi ama hepsi fasa-fiso...
Sonuçta bir ihmal ve dikkatsizlik yüzünden ben babamı kaybediyordum...
Babam az daha ölüyordu...
Dün sabahleyin, yıllık “Gelir Vergisi”ni ödemek için para denkleştirmeye çalıştığım ve zorlandığım devlet; ne yazıktır ki benim “Ailem”e düzgün ve sıradan bir “sağlık hizmeti” bile veremiyor.
Peki o zaman burası için “mandra” diyenlere kızmak kolay mı?