AB için Kıbrıs siyasi sorununun kesinlikle çok önemli olduğunun son ispatı genişlemeden sorumlu Rehn’in “Türkiye Kıbrıs sorununu çözmeden AB’ye giremez” açıklamasıdır.
Gerçekte ikide birde Türkiye’nin önüne tehdit unsuru olarak konan bu sözler eskimişliğiyle AB’nin klasikleri arasına girmiştir. Fakat söylendikçe Rum tarafına cesaret verdiği de bir gerçektir. Nitekim son örneği AB’nin Karma Parlamento Komisyonunda Rum tarafının Türkiye’ye yüklenerek, Güney’i tanımadığı, limanlarını açmadığı şikâyetlerinde yansıdı. KPK eşbaşkanı Lagendik Kıbrıs sorununu gündem dışına itmek isteyince de toplantıyı terkettiler …
Bunlar öteden beri olagelen AB bünyesindeki olaylar. Ötesinde şu var: Kıbrıs sorunu TC-AB üyelik sürecinin mihenk taşı oluş önemini koruyor. Rehn’in ve ötesi AB kurmaylarının sık sık Kıbrıs’ı vurgulamaları ise artık çok alışılmış vakalar!
Fakat bu çıkışlara ve Ankara’yı sürekli töhmet altında tutma çabalarına mutlaka verilen bir cevap vardır, belki diplomatik dil değildir ama tutun ki “Alın bizi AB’ye Kıbrıs sorununu çözelim”dir. Yani Kısasa kısas politikası! Rum için AB siyasi kozsa, Türkiye için de Kıbrıs sorunu siyasi kozdur. Çözüm ise ancak bu pazarlık gündeme geldiğinde “umut” olur!
UBP DİSİ GÖRÜŞMESİ
Öteden beri DİSİ’nin başkanı Anastasiadis çözüm amacıyla Kuzey’de barış havariliği yapmak merakındadır. Bu yolda her kapıyı çalmaktadır.
Ertuğruloğlu ise hâlâ Eroğlu şerrinden kurtulamamış UBP genel başkanıdır ancak öncesini unutmamak gerekir, Dışişleri Bakanlığı yapmış, Annan planının en civcivli tartışma dönemlerinde mesela Kopenhag adıyla özdeşleşmiştir.
Geçtiğimiz gün bir ilk yaşanmış Anastasiadis’in DİSİ’si UBP’yi ziyaret etmiştir. Olay’ın esprisi ilk kez UBP’nin Güney’le bu kadar yakın ilişki içine girerek öncesi katı ve kapalı kabuğunu kırmış olmasıdır.
Ziyarete damgasını vuran ise Anastasiadis’in, “iki parti de ana muhalefet partisidir. Aramızdaki fark bizim çözüm sürecinde Hristofyas’ı desteklememiz, sizin ise Talat’ın çabalarına karşı olmanızdır” demesidir!
Basına yansıdığınca öğrendiklerimiz, Ertuğruloğlu’nun fincancı katırlarını ürkütmemek için diplomatik dil kullanmaya özen gösterdiğidir. Nitekim Anastasiadis’in “farklılık” vurgusuna, “çözüme yönelik görüşmelere değil, Talat’ın görüşmelerdeki usulüne karşı oldukları” cevabını vermiştir.
Şimdi madalyonu çevirip olayın öteki yüzüne bakıyoruz. Çözüm görüşmeleri Güney’de DİSİ, Kuzey’de UBP iktidarları arasında ve kaçınılmaz zorunlukta başlatılmış olsaydı, farzedin diyerek soruyoruz. Ne olurdu?
Bir. Mümkün değil olmazdı! İki. Başlardı, iki günde kavgalı biterdi! Üç. Görüşmeler sadece güven artırıcı önlemlerle sınırlı kalırdı!.. Dört. Ankara’nın telkiniyle iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitlik ve TC’nin garantörlüğü kapsamında başlıkların altını doldurmak için politik uğraş verilirdi…
Fakat yine sonuç alınamazdı çünkü kafalarındaki “üniter Kıbrıs” ve şimdilerde buna kulp olarak bağlamaya çalıştıkları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varolduğu iddiasını öne süren Rum karşısında çözüm umudu yine yenik düşerdi!
Şimdi denecek ki “işte CTP ile UBP farkı! CTP umudu, UBP umutsuzluğu çağrıştırıyor.
Öyle mi? Oysa hiçbir fark yoktur, kaldı ki CTP ve Sn. Cumhurbaşkanı Talat daha 1974’ün hemen sonrasında “nasıl bir çözüm” sorusuna verilen cevabın geç de olsa siyasi rotasına girmişlerdir. Aralarındaki fark, birisinin AKEL’li Hristofyas’la arkadaşlığı, UBP’nin ise bugüne kadar Eroğlu politikası ahkâmlarında kapılarını Güney’e kapatmış olmasıdır. Neyse ki bu kapıları şimdilerin doğru kararıyla Ertuğruloğlu açmış oluyor, UBP-DİSİ görüşmesi bu yönü ve yeni UBP politikaları açısından önem kazanıyor.