Kendini Tanımak ve Kendine Karşı Dürüst Olmak!
Hamlet’te Polorious Paris’e gitmeye hazırlanan oğluna şöyle bir nasihatte bulunur:
“Ve en önemlisi kendine karşı dürüst olmandır
O zaman, gündüzün geceyi izlediği gibi,
Hiç kimseye karşı riyakar davranmazsın”.
Burada söylenmek istenen yaygın biçimde bilinen bir şeydir aslında: kendine karşı dürüst olmadan, başkalarına karşı dürüst olunamaz!
Böyle bir şeyi söylemek için Sheakspeare olmaya gerek yoktur elbette. Ancak kimin tarafından söylenirse söylensin, kulağa ve mantığa hoş gelen bu cümleyi açmaya kalktığımız zaman, son derece karmaşık ve zor bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.
Öncelikle şu soruyla karşılaşırız: “Kendini tanımak”, “kendini bilmek” kolay mı?
Eski Yunan felsefesinde “Auto Gnosia”, yani kendini bilmek, kendini tanımak konusu çok geniş bir yer tutmaktadır. Platon Diyalog’ta Alkibiadis ile Sokrates’i konuştururken kendini tanımak konusuna özellikle önem verir: “kendinin ne olduğunu bilmek bilge olmak demektir” diyen Sokrates, “erdemli” olmadan insanın kendini tanıyamayacağını söyler. Bundan da anladığı şey, kamusal olanla ilgilenmektir. İnsanın sırf kendisiyle ve kendine ait şeylerle ilgilenip şehrin sorunlarına sırt çevirmesi halinde erdemli olamayacağını ve dolayısıyla da kendini tanıyamayacağını ileri süren Sokrates şöyle der: “eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlık ve kötülüğü yönelir. Karanlıkta ve aynı zamanda kendin hakkında cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur”.
Eski Yunan’da kamusal alanla ilgilenmeyen kişiye “İdiodis” denirdi. Batı Avrupa felsefesinde bu sözcük “İdiot”, yani “Aptal” olarak yeniden yorumlandı. Örneğin, Karl Marks “kırsal yaşamın aptallığından” söz edereken, toplumsal yaşama karşı ilgisizliği kast ediyor ve buna “aptallık” adını veriyordu.
Bir başka boyutta, Psikanaliz buyutunda da kendini tanımanın zorluklarına tanıklık ederiz. Sigmud Freud’un Psikanalizi kurmasından yaklaşık otuz yıl önce Mathew Arnold bir şiirinde şöyle diyordu:
“Ne hissettiğimizi söylediğimiz o yüzeysel görünüşün ardında
Ne hissettiğimizi zannettiğimiz o fırtınanın arkasında
Sessiz, karanlık ve derin bir ırmak akmaktadır
Aslında esas hissettiğimiz odur.”
Gerçekten de “sessiz, karanlık ve derinden akan o ırmakla” yüzleşmeden kişinin kendini tanıması mümkün değildir. Böyle olunca da başkalarına karşı dürüst davranmak, olsa olsa toplumsal bir görev ve rolü yerine getirmek anlamına gelir ki, bu, kişilik sahibi birey yerine, rol yapan kişi olmamız anlamına gelir. Oysa birey sadece toplumsal röllerle yetinemez, kendi gerçekliği, içsel alanları ve içsel sesiyle de beraber yaşar.
Sonuç olarak, Eski Yunan’da söylendiği gibi “erdem” sahibi olmadan, günümüzün diliyle söylersek, aktif yurttaş olmadan ve Psikanaliz’in ortaya koyduğu gibi, “karanlık” tarafımızla yüzleşmeden, ne kendimize karşı, ne de başkalarına karşı dürüst olabiliriz. Birey olmak ve yurttaşlık sentezine dayanmayan bir dürüstlük ise, olsa olsa “toplum acaba ne der” korkusuyla, yerine getirilmiş bir görevin ötesine geçemez. Bu da, sırf cehennem korkusuyla Tanrıyı sevmeye benzer. Burada nasıl “inanç” ve “imandan” söz edilemezse, toplumsal bir görev olarak yerine getirilen “dürüslükten” de “dürüstkük” olarak söz edilemez.