|
Negatif barış ve hak ihlalleri
Bugün Kıbrıs’ta sürdürülmekte olan çözüm müzakerelerin dayandığı ilkenin “Land for Equality” (toprak karşılığında siyasi eşitlik) ilkesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Siyasi eşitlik temelinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini kendi elinde tutan Kıbrıs Rum toplumu ile, 1974 yılında ada toprağının %37’sini ele geçiren Türk tarafı arasında yapılan görüşmelere “toprak karşılığında devlet organlarına siyasi eşitlik temelinde katılım” ilkesi yön vermektedir. Bu bakımdan, Kıbrıs Rum tarafı bu müzakere sürecinde toprak ve mülkiyet konularındaki taleplerine paralel olarak adanın askersizleştirilmesini ön plana çıkarırken, Türk tarafı da siyasi eşitlik ilkesinin hayatın bütün alanlarını kapsayacak biçimde uygulanmasını sağlamak istiyor. Tarafların karşılıklı taleplerinin bu doğrultuda olması, elbette onların soyut istek ve tercihlerinin bir sonucu değil, somut siyasi ve askeri dengelerin yarattığı “uzlaşma zemininin” buna işaret etmesindendir. Daha açık söylersek, 1974 Temmuzu’ndan sonra Kıbrıs Rum tarafı Türk askerinin adadan çıkması için yaptığı bütün girişimlere rağmen başarılı olamadığı gibi, “askeri bir çözüm” için de güçler dengesinin elverişli olmadığının bilincindedir. Bu bakımdan kendini müzakereye dayalı bir çözüme mucbur hissediyor ve bunu yaparken de “taviz” olarak gördüğü bazı açılımlar yapmak zorunda olduğunu biliyor. Bunların başında ise, tek başına yönettiği Kıbrıs Cumhuriyeti devletini dönüştürerek Kıbrılsı Türklerin ortaklığına açmak geliyor. Kıbrıs Türk ve Türk tarafı ise 1974 Temmuzu’ndan sonra oluşan siyasi durumun sürdürülebilir olmadğını kavradığı ve bütün girişimlere rağmen ayrı devlet fikrini meşru anlamda hayata geçiremediği için uzlaşmaya yönelmek zorunda kaldı ve “taviz” olarak gördüğü bazı açılımları masaya yatırmakla kendini yükümlü gördü. Bunların başında kuşkusuz, toprak ve mülkiyet gelmektedir. Yukarıda özetlediğimiz müzakere pozisyonlarına daha yakından bakarsak, aslında tarafların “taviz” diye ortaya koyduklarının zaten toplumların bizzat kendilerine ait olan haklar olduğunu görürüz. Örneğin, Kıbrılı Türklerin siyasi eşitliği 1960 anayasasında tescil edilmiş bir haktır. Benzer biçimde, Kıbrıs’ın kuzeyindeki toprakların ve mülkiyetin büyük çoğunluğunun Kıbrıslı Rumlara ait olduğu bilinen bir gerçektir. Kısacası, çok açık bir paradoksla karşı karşıyayız. Ortada böyle bir gerçeklik varken, 2008 yılında başlayan yeni Kıbrıs müzakerelerinde taraflar daha şimdiden kendilerini yersiz biçimde ağır bir “taviz külfeti” altında hissetmektedirler. Bunun nedenlerinden biri, toplumları yönlendiren başat ideolojinin hala milliyetçilik olması ve karşılıklı hak ihlallerinin toplumların belleklerine kaydedilmemesi kadar, milliyetçi taleplerle hak ihlali eğilimlerinin de hala güçlü olmasıdır. Kıbrıslı Rumların çoğu, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğinin tarihsel, siyasi ve hukuksal bir veri olduğunu kavramakta güçlük çekiyor. Kıbrıslı Türkler ise, 1974-Sonrasını uzun yıllar “tarihin sonu” saymışlardı.
Böyle bir ideolojik ve siyasi kültür ortamında uzlaşma ve barışa yönelmek toplumların tercihlerinden çok, çeşitli faktörlerin dayatması sonucunda yaşanılan bir sürece dönüşüyor ki, bu en iyi durumda, ehven-i şer sayılan bir uzlaşmaya yol açabilir. Bunun adı da ister istemez Negatif Barış olur. Oysa içinden geçtiğimiz yeni müzakere sürecini yıllardan beri karşılıklı olarak ihlal edilen hakların tesisi olarak kavrasaydık, ne taviz paniğine düşerdik, ne de siyasetin dili barışa bu kadar uzak olurdu.
|