|
Bugünkü görüntü, Avrupa Birliği - Türkiye ilişkilerinin arzu edildiği şekilde gelişmediğidir. Elli yılı aşkın bir süredir devam eden AB süreci henüz istikrara kavuşamamıştır. Zaman içinde Türkiye’nin karşısına çıkarılan yeni öneriler, şüphesiz Türkiye’nin önünü tıkadığı gibi moralleri de bozmaktadır.
Halen AB üyeliğine kabul edilen ülkelere uygulanan uygulamalara baktığımızda Türkiye’ye karşı haksız ve sanki bazı siyasi sonuçları elde etmeye matuf bir uygulamanın geçerli olduğu görülmektedir. Birlik içinde söz sahibi olan Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkeler, kendi siyasi hedeflerini yürürlüğe koymak istemektedirler. Bu yaklaşım ise çağımızın gereklerine uymamaktadır. Türkiye’nin önüne konan siyasi, ekonomik, kültürel ve iç yapıyla ilgili konuların çeşitliliğine baktığımızda insanoğlu bir an duraklamada ve bunların altında yatanları aramaktadır.
Örneğin, 17 Aralık 2004 Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesinde Kıbrıs’la birlikte Türkiye’nin varlığına ve bağımsızlığına yönelik dayatmaların yer alması herhalde bir rastlantı değildir.
Bu bildirgede; Lozan’a aykırı yeni azınlıkların varlığının kabulü, Güney Kıbrıs yönetimini Ada’nın tek temsilcisi olarak tanınması ve Türk askerinin Ada’dan çekilmesi , sözde Ermeni soykırımının kabul edilmesi ve Türkiye’nin PKK terör örgütünü taraf olarak kabul ederek uzlaşması gibi dayatmaların mevcudiyeti, AB’nin gerçek hedefinin, neyin peşinde koştuğunun sorgulanmasını gerektirmektedir.
Bu arada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 içinde Almanya ve Fransa Liderleriyle bir doruk toplantısının yapılacağını gündeme getirmesi dikkat çekicidir. Mezkur toplantının Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olacağı şüphesizdir. Başbakan Erdoğan, Sarkozy ve Merkel’in Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkışları karşısında onları bir ölçüde yumuşatmak niyetindedir. Ankara’nın bu politikası tarafların politikalarını vuzuha kavuşturmak acısından önemli olduğu kadar, kendi politikalarımızın tespiti acısında uygun olabilir. Çünkü Türkiye’nin AB kapısında mevcut dayatmalar ve gelecek ilaveler karşısında daha fazla beklemeye niyeti olamayacağı gibi kamu oyununda bu dayatmalara tahammül etmesi mümkün değildir.
Diğer bir açıdan ise böyle bir toplantının Sarkozy’ye tam da istediği ortamı sağlaması, diğer bir deyişle Türkiye’ye yönelik menfi tutumunu T.C. başbakanının da olduğu bir ortamda ve üstelik Merkel’in de desteğiyle yüksek sesle tekrarlama imkanı verebileceği de hesaplanmalıdır. Diğer 24 AB üyesinin dışlanarak sadece Fransa ve Almanya liderleri ile yapılacak bu üçlü zirve, Türkiye’nin AB yolculuğuna uzun vadede ciddi sıkıntılar doğurması da mümkündür.
Yine de böyle bir toplantıya girmeden önce Türkiye’nin net tutumunu başbakanın ortaya koyması, ara formüllerin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğinin, imtiyazlı ortaklı ve saire gibi önerilerin sadece hakaret olarak algılandığını, “tam üyelik veya hiç üyelik” politikasının vurgulanması da hem Sarkozy’nin hem de Merkel’in planlarını akamete uğratmaya yetebilecektir.
Diğer deyimle , Türkiye artık kesin bir tavır ve politikasını ortaya koyma zamanının geldiğini görmelidir. Bunun arkasında bir tavizin söz konusu olması değerlendirmelerin çok dışındadır
Davos toplantısı da Başbakan Erdoğan için AB görüşmeleri konusunda bir fırsat olacağı şüphesizdir.
Sarkozy tarafından Türkiye’ye önerilen “Akdeniz Projesi” nin Türkiye’yi ne kadar tatmin edeceği ise diğer bir sorudur . Türkiye, AB üyeliğinden vaz geçmesi bir alternatif olamayacağına göre, düşünme sırası şimdi Sarkozy ve Merkel gibilerde olacaktır.Bu tarihi vebali acaba taşıyabilecekler midir ? Bu sebeblerdendir ki Türkiye oyalayıcı ve zaman kaybettirici politikalar yerine,zorlayıcı ve haklılığını gündeme getiren gerçekçi politikalarla yolunu çizmelidir. Gelişmelere baktığımızda Sarkozy AB’de dizginleri ele geçirmeye başlamıştır. Almanya gibi ülkelerinde sıraya girmeleri Avrupa’yı bir yanlışlığa doğru sürüklemektedir. Bir yandan “Medeniyetler İttifakı” denirken, diğer taraftan da bu anlayışın görmezlikten gelinmesi ciddi bir ikilem oluşturmaktadır.
AB dayatmaları karşısında Türk kamuoyu rahatsızlık ve birliğe karşı bir soğukluk duymakta olması ise hassas bir konudur. Tarih içinde Türkiye’nin çok olumlu ilişkiler içinde bulunduğu ülkelerin politikalarını Türk halkı anlamakta zorlanmaktadır. Herhalde bu ülkeler bu politikalarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır.
Üçlü doruktan ise ne çıkar bilemeyiz ama oyunun doğru oynanması ve Erdoğan’ın “önleyici tedbirler” alması halinde her halde karlı çıkacak bir ülke varsa oda Türkiye’dir.
|