Enteresan değil mi? Şu bizim “Müslüman Demokratlar” bugünlerde Anayasa Mahkemesi yargıçlarını nasıl cezalandırabilecekleri, Anayasa’yı ve yasaları nasıl eğip büküp Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kapanmadan kurtarabilecekleri ve “milletin egemenliğini” baskı altına alan “laik dayatmaya” nasıl karşı koyacakları üzerine kafa yoruyorlar.
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği türban kararı ve bu kararın ardından AKP’nin de kapatılacağının kesinleştiğini düşünen AKP içindeki radikaller ile yandaş medyadaki “kalemşörler” şimdi Anayasa Mahkemesi'nin yapısının değiştirilmesini istiyorlar.
Geçen gün, iktidar partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulunda (MKYK) da dile getirildiği bildirilen (ve yalanlanmayan) bu görüşe göre bir “Mini Anayasa değişiklik paketi” hazırlanarak hem parti kapatmalarının zorlaştırılması hem de Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim sisteminin değiştirilmesi ve mahkemenin yetkilerinin yeniden düzenlenmesi üzerinde kafa patlatılmış. Aralarında Türkiye Büyük Millet Meçlisi (TBMM) Başkanı Köksal Toptan gibi parti içerisindeki birçok liberal ve merkez-sağ çizgidekilerin böyle bir değişikliğin “intikam yasası” olarak değerlendirilip, sert muhalefetle karşılaşacağı uyarısında bulunmakta, diğer yandan iktidar partisi içindeki özellikle Milli görüş geleneğinden gelen isimler ise “Geçici bir madde ile mevcut Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev sürelerinin tamamlanması ve yeni üyelerin yarısının TBMM yarısının da Cumhurbaşkanınca seçilmesi benzeri bir formülle seçilmesini” ısrarla savunuyorlarmış.
AKP İNTİKAM YASASI DÜŞÜNÜYOR, AMA…
İddialara göre, bizim “Müslüman demokrat” arkadaşlar, Anayasa’nın Anayasa Mahkemesi görev ve sorumluluğunu düzenleyen 148’inci maddesinin “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler” hükmünün de gözden geçirilerek “Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından incelenebileceği ve denetlenebileceği” daha net bir ifade ile ve son Anayasa Mahkemesi kararında görüldüğü gibi değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek ilk dört maddeye uygunluk kontrolü gibi bir görevin Anayasa Mahkemesine verilmediğinin vurgulanması istenmekte imiş…
Ayrıca, TBMM Başkanı Toptan’ın dile getirdiği “Senato’yu yeniden kuralım, Anayasa Mahkemesi’nin bazı görevlerini Senato’ya verelim” ve böylece (biraz de niyet okursak) Anayasa Mahkemesinin görev ve sorumluluğunu tırpanlayarak istediğimiz gibi hükümet olalım gibi bir fikir de bulunmakta AKP’nin üzerinde kafa patlattığı “çözüm önerileri” arasında…
Ne diyelim, kolay gelsin. Bu kafayla kılavuzu karga olanın vaziyetinden kurtulması mümkün değil ne AKP’nin ne de onun sayesinde Türkiye’nin…
Yine bu arada, bu “Müslüman demokrat” çevre ve kalemşörleri ile onlarla asker karşıtlığı, kurumsal Türkiye alerjisi ve milliyetçilik aleyhi jargonu paylaşan bazı “liberal” çevrelerde ise “başkomutanın imzası” ile bazı “Kemalist, laikçi ve seçkinci” kişilere gönderildiği iddia edilen bir mektuptan ve bu kişilere Silahlı Kuvvetler ile birlikte “düşmana karşı” bir “ulusalcı örgütlenmede” yer almaları çağrısından bahsediyorlar.
Dahası, bu zamanda böyle deli saçması “nefret kampanyaları” ile askerin ve Türkiye’nin acayip bir yerlere kayıp gitmesine karşı ses çıkaranların pasifize edilebileceği bekleniliyor. Allah onlara akıl ve izan versin…
Daha da enteresanı, şu devlet bankalarından ucuz kredi ile ve biraz da Katar sermayesi ile damadın şirketine “satılan” bir gazete var ya, o gazetede geçen gün “Müslüman demokrat” ve de “ılımlı Müslüman” iktidarımızın görevden uzaklaştırılması için ne kadar büyük bir oyunla karşı karşıya olunduğunu belgelendirmek maksadıyla, her ne kadar daha yazılmadıysa da, şu meşhur “Ergenekon davası” iddianamesi ve hatta bazı kişiler için istenilen cezalar yayınlandı… Savcılık hemen yalanladı tabii ki. Yine de bu gelişme “yaratıcı intikam duygularının” nasıl sınır tanımayacağını da açıkça bir kez daha göz önüne serdi. Ne diyelim, kolay gelsin.
TEHLİKELİ KAYIŞ DURDURULMALI…
Diğer yandan, ulusal çıkarları diğer tüm değerlendirmelerin önüne koymaya çalışan vatansever, ulusalcı ve ruhlarını ufak çıkarlar veya yandaş medyada yazı yazabilme imkanına satmayan gerçek liberaller ile maalesef nesli Türkiye’de hızla tükenmekte olan sosyal demokratlar – ki maalesef CHP’yi ve dinazorlarını bu gruba dahil etmek mümkün değil – mevcut kriz ortamından Türkiye nasıl çıkabilir, ülkenin bu tehlikeli kayışının tam bir felaketle sonuçlanmaması için neler yapılabilir üzerinde kafa patlatıyorlar.
Beğenelim, beğenmeyelim, Anayasa Mahkemesi bir karar verdi. Bu karar kesin ve bağlayıcı. Üniversitelerde türban artık yasal olarak mümkün değil. Bu durumdan uzlaşıyı redderek, demokrasiyi dışlayarak çoğunluk tahakkümünü tercih eden AKP sorumludur. Türban meselesi en azından uzunca bir süre için kapanmıştır. Herkesin her şeyden önce kendisini bu yeni gerçeğe alıştırması lazım.
Anayasa Mahkemesi yakın bir gelecekte, belki de yaz sona ermeden, AKP kapatma davasında da karar aşamasına gelecektir. Benim de dahil olduğum geniş bir kesim türban kararı ile AKP’nin kapatılmaya bir adım daha yaklaştığı görüşünü paylaşmakta, bazıları ise aksi görüşü öne sürme ektedir. Sonuçta Anayasa Mahkemesi ne karar verirse versin, türban kararı gibi, o da kesin be bağlayıcı olacaktır.
Tabii ki bir parti açıkça şiddete bulaşmamışsa mahkemece kapatılmamalıdır. Nasıl ki iktidarlar seçimle gelip gitmelidir, bir partinin hayatiyeti de seçmenin ona karşı teveccühü ile şekillenmelidir. Ancak, bu ülkede Cumhuriyet’in kuruluşundan önceye dayanan ve Milli Mücadele ve Ulusal Kurtuluş Savaşına büyük menfi etkileri olan derin bir siyasi fay hattı vardır. Bu fay hattı Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine de yansımış ve oldukça sert bir laiklik ve milliyetçilik anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eğer 1960 Anayasası ile vucut bulmasından bu yana Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatmaları ile ilgili verdiği kararlara bakarsak, “şeriat yönetimi özleminin odağı olmak” veya “ayrılıkçı teröre destek vermek” nedenlerinin parti kapatmalarında ana etkenler olduğunu açıkça görebiliriz. Bunun anlamı Cumhuriyet’in varlığından bu yana hep bu iki tehdit ile uğraştığını ortaya koymaktadır.
Kısaca, Türkiye Cumhuriyeti bir yandan “politik İslam” diğer yandan “etnik Kürt milliyetçiliği” temelli ayrılıkçılık ile uğraşagelmiştir. Cumhuriyet’in tanımının yapıldığı Anayasa’nın ilk üç maddesi ile bu maddelerin değişemeyeceği ve değiştirilmelerinin önerilemeyeceği hükmünü i.eren dördüncü madde bu nedenle çok önemlidir. Anayasa Mahkemesi bu maddeleri direkt veya endirekt şekilde değiştirilmeleri, içlerinin boşaltılmasını, anlamsızlaştırılmalarını hiçbir şart altında kabul edemez.
Dolayısıyla, karşı karşıya bulunduğumuz sorun Toptan’ın önerdiği gibi ikili meclise geçme” veya “Senato yeniden kurulsun” gibi önerilerle çözülemez. Gereken, bir taraftan Atatürk’ün kurduğu modernite projesi Türkiye Cumhuriyeti ve onun temel ilkelerini (yani demokratik, laik, sosyal hukuk devleti) ve ülkenin toprak ve milli bütünlüğünü tehlikeye atmayacak ama bu arada daha geniş kişisel dini hürriyetler ile bu ilkenin zenginliği olan dini, kültürel, ırksal ve diğer fraklılıklarımızın serbestçe ifade edilmeleri ve kendilerini gösterebilmelerine imkan sağlayacak bir uzlaşı ortamının ve bu uzlaşı ortamını destekleyecek “uzlaşı kültürünün” bu muzdarip bulunduğumuz kavga kültürünün yerine ikame edilmesindedir.
Bu durumda siyasi görüşü ne olursa olsun bu ülkeyi sevenlerin temel vazifesi önce mevcut toz duman ortamının yatışmasına katkıda bulunma, sonra ise uzlaşı kültürünün ortaya çıkabilmesi için belki biraz empati yapabilmeyi öğrenmektir.
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusuf_kanli@yahoo.com adreslerinden ulaşabilirsiniz)