Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ulusal kahraman Mustafa Kemal Atatürk’ün özel yaşamı hakkında çevrilen “Mustafa” belgesel filmi ülkede amansız bir tartışmayı tetikledi…
Geçen hafta önce İstanbul’da sonra da Ankara’da ülkenin “yüksek sosyetesi” ve basın-düşün dünyasının önde gelenlerine özel gösterimin yapılmasıyla beraber başlayan tartışmada bazı kişiler belgesel filmin senaryo yazarı, yönetmeni ve sunucusu Can Dündar’ın araladığı pencereden büyük saygı duydukları komutan ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün pek az bildikleri özel yaşamına yönelik bazı detayları öğrenmekten oldukça memnun olduklarını belirtirlerken, bazı kesimler de taparcasına sevdikleri ulusal liderlerinin karanlık korkusundan geceleri ışıksız uyuyamayan, büyük yalnızlık duygusu yaşayan, her akşam bir büyük rakı içen, günde üç paket sigara içen, yakın dostlarını bile harcamaktan çekinmeyen, hırslı ve çocukluğunda Medresedeki hocası Hafız Hoca’dan yediği dayağın intikamını eline güç geçirince Hilafeti lağveden ve laikliği getiren intikamcı ve mutsuz bir adam olarak gösterilmesinden duydukları memnuniyetsizliğin altını çizmekteydiler.
Ülkenin önde gelen mobil telefon kurumlarından Türkcell’in film özel yayınının ardından film halka sunulmasından hemen önce filmin ulu önderin kahramanlık destanını tam olarak yansıtmadığı görüşüyle sponsorluğunu, yani parasal desteğini, çektiğini açıklaması tabii ki filmin senaristi, yapımcısı ve sunucusu Dündar için hiç de güzel bir haber olmadı ve esasında eleştirileri de tetikledi.
Esasında bu konuda daha fazla fikir zikretmeden önce açıkça belirtmek gerekir ki böyle sıcak bir konuya girmesinden dolayı dostum Can Dündar’ı tebrik etmek gerekir. Büyük zaman ve emek sarf edilerek hazırlandığı belli olan “Mustafa” değişik bir Atatürk portresi yansıtıyor. Dündar ve arkadaşları, Atatürk’ü insani yönleriyle anlatmak istemişler.
Dündar ve arkadaşlarının gün ışığına çıkardıkları yeni görüntü ve belgeler, özellikle Atatürk’ün günlükleri, takdir edilmesi gereken gazetecilik başarısı. Dündar’ı ve ekibinin bu başarısını kutlamak gerekiyor. Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir adamın hayatı hakkında yapılacak olan bir çalışma elbette bazı kişileri memnun edecek, bazı kişileri de kızdıracaktır. Ancak, demokrasilerde dokunulmaz, yani tabu konular, olması da kabul edilemez. Bu yazar dahil birçok kimsenin hoşlanmayacakları, yayınlanmasından memnun olamayacağı konular üzerinde de tabii ki fikirler ortaya konmalı, tartışmalar yapılmalıdır. Bu çerçevede, herkesin senaryo yazarının, yönetmenin, sunucunun ifade özgürlüğüne de saygı göstermesi gerekmektedir.
Çeşitli siyasi eğilimlerden oluşan geniş bir arkadaş grubu ile birlikte Cumartesi akşamı “Mustafa” filmini birlikte izlemek üzere buluştuk. Sinema öncesi birlikte yenilen akşam yemeğinde, tıpkı toplumda olduğu gibi, film hakkında çok değişik değerlendirmeler, karşıt görüşler olduğunu gördük. Bazı arkadaşlar filmi görmeden kulaktan duyma değerlendirmeler üzerinden yorum yapılmaması gerektiğini savunurlarken, bazıları da filme duydukları okudukları değerlendirmelerde bahsedilen Dündar’ın Atatürk’ün hatırasına yaptığı “büyük ihanetin” ne derece doğru olduğunu görmeye geldiklerini söylemekte, Atatürk’ün ayyaş, dinsiz, günde üç paket sigara, bir büyük rakı içen, yalnız, yakın arkadaşlarına bile ihanet edecek kadar çıkarcı ve yalnızlık içerisinde ölen bir adam olarak sunulmasının kabul edemeyeceklerini vurgulamaktaydılar.
ATATÜRK’ÜN ÖZEL YAŞAMI
Tabii ki herkesin kafasında ayrı bir Atatürk imajı olabilir. Kimileri Atatürk’ün büstlerine, resimlerine adeta taparak kendilerinin iyi birer Kemalist olduklarına inanmakta, bazıları Atatürk’ün sadece büyük bir askeri deha değil aynı zamanda büyük bir vizyonu olan ilerici ve pragmatist bir siyasi önder olduğunu savunmakta, bazıları açısından ise Atatürk hatırasına hiçbir şekilde dokunulamayacağı, benzeri olmayan büyük bir kurtarıcı, geçen zamana, değişen koşullara, değişen algılara rağmen muhteşem bir lider, önder. Tabii ki yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de başta din yobazları ve gericiler olmak üzere Atatürk’ten hiç hoşlanmayanlar, hatta ona düşman olanlar da bulunmakta.
Dündar’ın filmde isteyerek yaptığı veya amacını aşmış yorumları ile veya sunmayı ihmal ettiği, gereksiz görüp es geçtiği detaylar veya göz ardı ettiği, gereksiz gördüğü ancak tarihi gelişmelere ışık tutacak döneme ait belgeler ile bazı sorunlu durumlar yaratılmış olabilir. Diğer yandan, bazı detayların da tartışma ve dolayısıyla izleyici, yani para, getirmesi amacıyla kasten filme dahil edilmesi gibi bir intiba da oluştuğu açıkça ifade edilmeli. Halbuki, doğrulanmamış ve iddialara dayanan bu yorumlar günümüz Türkiye’sinin mevcut gerçekleri çerçevesinde pek uygun olmayabilir. Mesela, Atatürk’ün Kürtlere yeni anayasada yerel otonomi verileceğini sözünü aktarma ne derece iyi niyetli bir davranış olabilir? Dündar bu sözü Atatürk’ün İzmit’de gazeteciler ile yaptığı o meşhur “yazılmamak kaydıyla” yaptığı sohbete mi dayanmaktadır? Öyle ise, Dündar bu sözün akabinde niye 1925 dinci-Kürtçü isyanına ve o isyanın yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde milliyetçiliğin, laikliğin, ulusal ve toprak bütünlüğü kavramlarının şekillenmesine katkısından bahsetmeyi niye ihmal etti? İhtimal ki, filmin bu yönü de Güneydoğu’ya özerklik verilmesini isteyen bölücü PKK çetesine ve onun siyasi uzantısı DTP cephesine iyi bir propaganda malzemesi sağlayacaktır.
Yine aynı şekilde Atatürk’in Samsun’a ayak basması öncesinde Sultan Vahdettin ile yaptığı son görüşmesi ile ilgili sunu ibretlik değiş mi? Atatürk karşıtlarının eskiden beri vatan haini değil gerçek bir “vatansever” olduğunu iddia ettikleri Vahdettin’in bu görüşmede Atatürk’ü “vatanı kurtarmaya memur” ettiğini vurgulayarak ve zımnen Atatürk’ün eline güç geçince sultana ve hilafete ihanet edip Cumhuriyet kurmayı tercih ettiğini belirterek bu şer odaklarına destek sağlanmadı mı?
Nasıl olur da Dündar kanıtı olmadığı halde Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’ya, “Paşa, devleti kurtarabilirsiniz” dediğini, yani “devleti kurtarın” talimatı verdiğini aktarabiliyor ama, en azından, “Peki Mustafa Kemal için çıkarılan idam fermanında imzası bulunan bu Vahdettin değil mi? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” sorusunun cevabını aramıyor.
Din konusunda da iki Mustafa görülüyor filmde... Birisi Meclis’in açılışını cuma gününe erteleyen ve dualarla açan, hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıktığını söyleyen Mustafa, diğeri ise meclis’in açılışından daha bir ay önce ülkeyi sultandan ve hilafetten, dinden kurtaracağını söyleten Mustafa. Bir yandan inanç hürriyetini savunan Mustafa, diğer yanda dinden-imandan çok uzak, Hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın “rövanş”ını hilafeti kaldırarak, laikliği getiren, o kadar ki, iktidarı gökten yere indiren, hilafeti baş belası olarak niteleyen, her türlü melanetin başı olarak dini gören bir Mustafa. Adeta ateist bir yaklaşımla ders kitapları için notlar alan, ilahi güç yerine, en büyük güç tabiatın kendisidir diyen bir Mustafa. Ve tabii, bütün bunların arkasından her gün bir şişe rakı, üç paket sigara içen, akşam sofrasını beklemek dışında işi gücü olmayan, yalnız, etrafında kimse kalmamış, yakın çevresi tarafından kandırılan, idare edilen bir Mustafa.
Ayrıca, filmde ne esir Yunan generaline insanca davranan Mustafa’yı, ne de bayraklar milletlerin onurudur, yerlerde çiğnenemez diyerek İzmir devlet konağında yerdeki bayrağı kaldırtan Mustafa’yı maalesef göremedik.
Tabii ki eğitimin önemini, kadın-erkek eşitliğini eğitim şuralarında vurgulayan, “Cumhuriyet bir medeniyet projesidir” diyen, tüm mal varlığını Türk dilini ve tarihini araştıracak kurumlara ve Türk halkına bağışlayan Atatürk’ü de bu filmde göremedik.
Dostum Dündar’ın çalışmasına ve fikir hürriyetine tüm saygımla, maalesef olmamış… Mustafa filmi daha özenli ve daha dürüst yapılmalı idi…
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusufkanli@gmail.com adreslerinden ulaşabi