Kıbrıs sorununun romantik yaklaşımlar ile çözümlenemeyeceğini, temel soruya – yani iktidar paylaşımına – cevap bulunmadıkça diğer konularda varılabilecek uzlaşmanın hiçbir anlamı olmadığını idrak etmeye başladı bizim Siyam ikizleri.
Rum tarafından gittikçe artan bir şekilde “kapsamlı” görüşmelerin “bataklığa sürüklendiği” şikayetleri gelmekte, Türk tarafında ise “ilerleme olmuyor… Rum tarafı çözüm isteğinde samimi değil” serzenişi yükselmekte.
Uzunca bir süre “ön oyun” ile idare ettikten sonra başlayabilen “kapsamlı müzakereler” anlaşıldığı kadarıyla gerek içerik, gerekse ilerleme hızı açısından her iki tarafta da hayal kırıklığı yarattı. Görüşmelerde ilerlemenin olmadığını konuyla ilgilenen gerek Amerikan, İngiliz ve gerekse de Birleşmiş Milletler yetkililerinin son zamanlarda bazı kapalı toplantılarda “Bu süreci nasıl hızlandırabiliriz? Sürecin hızlanması için biz ne yapabiliriz?” sorularınından veya “Bu süreç anlaşmazlık noktalarının altını çizmekten öteye gidemiyor. Yapılan sanki boşuna bir çalışma…” yorumlarından da anlaşılmakta…
Ancak, ne Kıbrıs’ta görüşmelerde iki tarafı temsil eden liderler ve görüşmeciler, ne de uluslar arası toplumda Kıbrıs’ta çözüm arzusunda olduğunu belirtenler adadaki sorunun ne olduğunu teşhis etmekte nedense pek istekli görünmüyorlar. Halbuki, sorunun temelinin ne olduğu teşhis edilmedikçe, hastalığa tedavinin veya soruna çözümün bulunabilmesi mümkün olabilir mi?
2004 yılının 24 Nisan günü Kıbrıs tarihinde bir ilk yaşandı. Adanın iki halkı eş zamanlı olarak liderlerinin görüştüğü, eksik noktalarının da iki tarafın resmi temsilcilerinin rızasıyla Birleşmiş Milletlerin tamamladığı ve adına kısaca Annan Planı dediğimiz kapsamlı bir çözüm planını oyladılar. Diğer bir deyişle, kendi geleceklerini tayin etmek için ayrı ayrı ama eş zamanlı olarak sandık başına gittiler. Sonuç ne oldu? Kıbrıs Rumları çözümü reddetti, Kıbrıs Türkleri kabul etti. Rumlar çözümü reddetmelerine rağmen Avrupa Birliği üyesi yapıldılar, Türkler ise ayazda kaldılar…
Şansızlık Kuzey Kıbrıs’ta önünü göremeyen, romantik hayaller kuran, uluslar arası hukuku bilmezden gelen ve Rumların adanın tümünün hükümeti lisansına sahip olmasına rağmen ve Avrupa Birliği belgelerinde Kuzey Kıbrıs’tan sadece “hükümet kontrolü dışında ve müktesebatın uygulanmadığı bölge” ibaresinden başka bir atıf olmadığının farkında değilmiş gibi “Çözüm elimizi sonsuza kadar uzatmaya devam edeceğiz… Amacımız tanınma olamaz, biz çözüm istiyoruz. Hedef izolasyonların kaldırılması” minvalli zırvalarla zaman harcayan bir hükümete sahip olunmasıydı. Sonuçta 2004 halkoylamasının yarattığı olumlu hava da dağıldı; Papadopulos’un yerine yoldaş Demetris Hristofyas Rum tarafı lideri olunca da uluslar arası kamuoyundaki “uzlaşmaz Rum liderliği” algılaması kayboldu, Türkler adım atsın edebiyatı tekrar başladı. Halbuki, Annan Planına hayır demekle Rum tarafının Kıbrıs Türkleri ile adanın yönetimini paylaşmak istemediği gerçeğini yüksek sesle haykırdıkları dünyaya duyurulmalı, meselenin ne toprak, ne mülteciler ne de Türk askeri varlığı olmadığını, öyle olsaydı o konularda Annan Planında devrimsel adımlar bulunduğunu ve onları Rumların reddettiğini dünyaya anlatıp, plandaki Kıbrıs Türk Devleti’nin tanınmasının birleşik Kıbrıs umudunu canlandırmanın tek yolu olduğu bıkmadan usanmadan anlatılmalıydı.
Ankara’daki ve Kuzey Kıbrıs’daki ahbap çavuşlar belki Vaşington’daki, Londra’daki “büyük ağabeylerinden” izin alamadılar, belki öylesi kolaylarına geldi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtma yerine kumda oynamayı, Rumlardan merhamet dilenmeyi tercih ettiler.
Sonuç: Geçenlerde yazdığım gibi Rum tarafı “bir sebep bulsam da suçu Talat’ın üzerine yıkıp bu süreçten de kurtulsam” arayışında…
BU SEFER DOWNER PLANI MI?
Sabırlar tükenirken gelen duyumlar Türkiye’de kapsamlı politika değişikliği olabileceğini işaret etmeye başladı. Türk yetkililer bu konuda konuşmazlarken giderek artan bir şekilde Türkiye’nın “uluslar arası uzlaştırmaya” açık olabileceği imaları ile birlikte, Ankara’daki diplomatik çevrelerde BM Genel Sektereri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alexander Downer’in de sabrının sonuna geldiği vurgulanıyor.
Anlalşıldığı kadarıyla, birçok diplomat Downer’in yavaş yavaş çözüm önerilerini bir araya getirmeye başladığını, Şubat veya Mart ayına kadar bekleyip eğer görüşmelerdeki tıkanıklık açılamaz ise liderlerin önüne Annan Planının bir anlamda kapsamlı gözden geçirilmiş ancak tarafların hassasiyeti dolayısıyla isminin yenilendiği yeni bir sürümünü sunabileceğine inanıyor.
Bire diğer iddia da yakın bir gelecekte, tabii ki 20 Ocak’ta ABD’de devir-teslim yapıldıktan sonra, Rum tarafına daha net bir şekilde “Bu son çözüm çabası… Birleşik Kıbrıs istiyor iseniz acı ödünleri de içeren bir al-ver sürecine hazır olmalısınız. Nasıl ki size Kıbrıs Türk ve Türkiye uzlaşmazlığına rehin etmeyip AB’ye aldık, Kıbrıs Türkü de size rehin bırakılamaz. Sabrımız sonsuza kadar devam edemez” mesajının verilebileceği…
Kanımca, dünya birleşmiş Kıbrıs umudunu giderek kaybediyor. Anlaşarak ayrılma, iki devlet ve adanın Avrupa Birliği içinde birleşmesi tezi ise giderek daha fazla destek buluyor.
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusufkanli@gmail.com adreslerinden ulaşabilirsiniz)