Olumlu bir atmosferde gidiyormuşuz.
Gidiyoruz elbette, farkındalıktan çok uzakta, tıpkı Titanik’teki gibi zevk-ü-safa ile yol alıyoruz.
Özdeymiş, sözdeymiş, kim ne demiş, kim ne yapmış, kimin umurundaymış, kime ne!
İşte, öyle bir gemiye benzetiyorum halimizi.
Kaptanlar, rotayı farkettirmeden başka yönlere çeviriyor, yolcuların zevk-ü safadan başı dönmüş hangi yönde olduğunu dahi umursamıyor, kamarotlar nereye niçin gidildiğinin farkında bile değil, sadece hizmet ediyor. Güvertede toplananlarsa, durmadan eylem yapıyor, denize ve denizaşırıya uzanan seslerini boşluğa haykırıyor.
Deniz fırtınalı, gemi sürekli su alıyor ve kimse bilmez eminim bu KKTC nereye sürükleniyor?
Bir sarhoşluk var gözlerimizi kör eden, AB’nin şampanyasından ve Birleşik Kıbrıs’ın şarabından alkol almış gibiyiz..
Ambalajlarına bakıp aldandığımız bilmediğimiz süprizlerin sarhoşluğunu yaşıyoruz.
Neden aklıma hep Titanik geliyor düşününce, biliyor musunuz?
Parası olanlar, lüks hayatı yaşayanlar, geminin batma anında bile hayatlarını parayla kurtarmayı deniyordular ama nafile olduğunu herkes çok geç anlamıştı.
Gemi batacaksa, zengini ve fakiri ya da iyiyle kötüyü ayıracak bir sistem yoktur.
Kısacası, kimse gözünü açıp da neler oluyor, nereye gidiyoruz, bu yol doğru mu? diye sorgulamadığı müddet bizi bekleyen sona da katlanmak durumundayız...
Bu devletin nimetlerinden faydalanan herkes lütfen kendine bu soruyu her sabah sorsun. Devleti kurtarmak istiyor muyuz?
Çatısını paylaştığımız bir binadır KKTC. Temelini attığımız günleri hatırlayalım.
Kan vardı, birlik ve sevgi vardı harcında ve çamurunda. İmeceyle örmüştük duvarlarını, sıvalarında bağlılık, boyasında al yıldız, kapısında özgürlük, avlusunda bağımsızlık vardı.
Yüreklerimizle inşa ettik, gözlerimizle eserimizden duyduğumuz onuru ve gururu yansıttık. Belki gururumuzdan bile çok ağladık ama yeri geldi çok da güldük.
Peki ne yaptık biz bu canımız bildiğimiz ülkeye, neden bu kadar hor davrandık?
Varoluşumuzun tek kanıtı değil mi bu vatan?
Ne iç sıvasını, ne duvarını, ne mutfağını ne de salonunu yaşanacak halde bıraktık?
Huzurunu, dirliğini, birliğini bozduk. Penceresinden atlayan gidiyor, ama kapısını her çalan da giriyor ve girmeye devam ediyor. Bacasından sızanlar, halısını, tablosunu, vazosunu nesi var nesi yok çalanlar ve asla sorgulanmayanlar, ortalarda dolanıyor. Sonunda, gürültünün, kavganın eksik olmadığı, huzuru özlediğimiz, bir ortamda bulduk kendimizi.
Eve gelen sorunları da sepetinde getiriyor. Aile reisleri, artık ne görüyor, ne duyuyor, ne de konuşuyor. Herşey inanın artık kendiliğinden gidiyor.
Çare galiba teslim etmek diye düşündüler ve “anahtar teslim” niyetiyle masaya götürdüler.
“Tadilata alalım, Kıbrıs Cumhuriyetine yamalayalım” mantığıyla da evimizin bahçesinden, yan villaya geçiş hattını kurmaya yöneldiler.
Uyanacak mısın Kıbrıs Türk’ü ?
Gemine de, rotana da yeniden sahip çıkacak mısın?
Binanın harcını kanıyla canıyla yoğuran bizler, “ülkemiz için yeniden” diye sarılacak ve herşeyin yeniden, farkında olacak mıyız?
Tabii ki olacağız, tabii ki olmalıyız. Bize yakışan, “anahtar teslim” değil, “anahtar sahibi” olmayı bilmektir.
Uyanalım artık ! Haydi !