Geçen çeyrek asırın tümünde yer almak bile insana tarihi bir vasıf katıyor. Biz çocukken, bütün dünyanın tek ve en büyük davasıymış gibi zannederdik Kıbrıs davasını. Oysa Kıbrıs davası, 9282 kilometre kare yüz ölçümü ile Akdeniz`in en büyük adası olan Kıbrıs adasının kaderi haline gelmiş kronikleşmiş bir davadır.
Bugün de hala “kronikleşmiş bir anlaşmazlık” olarak karşımızda duruyor. KKTC’yi çözümün önünde engel görenler acaba hiç düşündüler mi ? KKTC’yi ilan etmeseydik ne olacaktı? Diye. Durumumuz daha belirsiz ve daha da alternatifsiz olacaktı.
Ancak şu görüşe katılıyorum. Federe Devletin yerine keşke Cumhuriyet ilan edilseydi. O zaman belki tanınma şansımız çok daha fazla olurdu. Daha fazla kabul görürdük. KKTC ilanı biraz geç olsa da yine de iyi oldu.
Bir yandan çözüm diye bize sunulan ama aslında perdenin gerisinde, ne gün olsa azınlık statüsüne oturtulacağımız bir durum, diğer taraftan dünya devletlerinin bizi görmemezliğe geldiği ve kabullenmediği bir başka durum. Kıbrıs Türk’ü işte bu noktada, varlığına rağmen, bir unutulmuşluk hissediyor. Sanki bizleri Akdenizin ortasında unutmuş bir dünya var. Bizler de varlığımızı hatırlatma gayretiyle çırpınıp duruyoruz. Başka bir deyişle, Dünyaya “İnsan haklarını” hatırlatmakla geçiyor ömrümüz.
Peki, dünya bizim var olduğumuzu, zaman zaman bazı platformlarda söyleyebiliyorsa da neden kabul etmiyor? Toplumların self determinasyon hakkına neden saygılı davranmıyor?
Kendi canını kurtaran ve özgürlüğüne kavuşup suçlanan tek millet dünyada herhalde sadece biziz.
Son birkaç haftadır, Cumhuriyetimizin 25. Yıldönümü için özel olarak hazırlayacağım sunumda kullanacağım bilgileri, kronolojik bir sıra içerisinde toparlamaya çalışıyorum. Kıbrıs tarihini 5 dk’lık bir sunuma sığdırmak ne mümkün diyorum kendime .
Onca kitabın ve sınırsız kaynak internet ortamının ve hatta yıllar içerisinde oluşturduğum dev arşivin hangi köşesindeki, hangi resmi, ya da hangi bilgiyi eksik bırakmak ister ki insan ?
DAÜ ‘ni ziyaret eden Avustralyalı Türk öğrencilere bir konferans veren, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş, Kıbrıs meselesini bir cümle ile anlatsanız nasıl anlatırsınız sorusuna şöyle cevap vermişti: “Rumlar bütün Kıbrıs’ı almak ister ama biz de vermeyiz” özeti bu, demişti.
Kıbrıs davası, Kıbrıs’ın tarihine baktığımızda, cinayeti işleyen bir suçlunun, cinayeti inkar edip, ölüyü ortadan kaldırması ve konuyu ört bas etmeye çalışması gibi bir davadır.
İngilizlerin yayınladığı birçok yayında da görüleceği gibi Rumlar, “Megalo idea” uğruna Kıbrıs’ta nice katliamlar yapmıştır. Ama bugün, AB üyeliği ile elde ettiği güçlü konumu sayesinde, Dünyanın gözünün içine baka baka, “ben suçlu değilim” diyecek kadar yalancı, ve Kıbrıs’ta 1974 öncesinde hiçbirşey olmamış gibi de soğukkanlı davranıyor.
Takvim yaprakları 25. Yıla dayanmış ama hala daha suçunu inkar eden senaryosunu yazan ve uygulayan en iyi aktör rölüne devam eden, bir Rum kesimiyle, görüşme zemininde bir kısır döngüde sonuçlanmayacağını bile bile “uzlaşmamayı“, görüşüyoruz.
Tarihin yapraklarına bakıyorum. Kimler gelmiş, kimler geçmiş, ama yerinde sayan birşey var o da Kıbrıs davasıdır. Ne Kyprianu, ne Klerides, ne Papadapulos ne de bugünkü Rum lider Hristofyas’ın, beyanatlarında bir fark göremiyorum. İstekleri de ayni. Kıbrıs’ın tümünün kontrolü.
Kısacası, görüşmecilerin, görüşme masalarında geçen ömürlerini izliyoruz. Aslında, konjektürün yönettiği hatta şekillendirdiği ve emperyalist güçlerin denetlediği ve hatta provokatiflerin de dublaj yaptığı bir sahnede sonsuza dek bilet kesmiş gibi ayni filmi izliyoruz...
Farkında olmadan da o sahneye odaklanıp kalıyoruz..Dışarıda ne var, neler oluyor ? Bir boşlukta yaşamaya devam edelim mi, yoksa zemine dönelim mi? İşte bu sorulara cevap vermek için de ne yapmamız gerektiğini ortaya koyacak “ortak aklımızı” kullanmamız gerekir.
Üzerinde yaşadığımız, üzerinde var olduğumuz ve üzerinde her gün biraz daha yaşlandığımız ama hala dört elle sarılamadığımız, sanki de bizimdir diyemediğimiz bu devlet, sevgiden, ilgiden ve herşeyden öte itinadan uzak kalmıştır.
Öldürülmek yada öldürmek isteyen var mı aramızda? Elbette yoktur. Birbirimizi barışçı, savaşcı diye ayrıştırmamalıyız. Barış, bizim yüreğimizdedir ve genlerimizin en ucra köşesine kadar yerleşmiştir. Kıbrıs Türklerinin en güzel özelliğidir. En katı yürekte bile barış ve sevgi vardır.
Aramızda bir tek kişinin dahi savaşı arzulamadığından eminim. Ama Özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın sürdürülebilirliliği, ne kadar bilinçli yetişmemize ve ne kadar uyanık olmamıza bağlıdır. Birbirimizi sahiplenmeli ve birbirimize sarılmalıyız.
Bu çeyrek asırda neler yaşamadı ki, uçsuz bucaksız sandığımız bu koca dünyada; Challenger Faciası, Çerneobil faciası, Indra Gandhi ve Benazir Butto’nun öldürülmesi, 1989 da Berlin Duvarının yıkılması, yine ayni yıl Humeyni’nin vefatı, Çavusevskuların idamı (25 Aralık 1989), Dünyada deli dana paniği olan yıllar, Körfez Savaşı, Yugoslavya iç savaşları, 1991’de Rusya’da darbe , Gorbacov dönemi ve sonrasında Sovyet Rusya’nın dağılması ve soğuk savaşların sona erdiğinin açıklanması, Afgan mücahitlerin, Afganistan’da 1992’de yönetimi ele geçirmesi, Irak savaşı ve Saddam’ın devrilmesi ardından da idam edilmesi, Azerbaycan’daki karışıklıklar,1997’de Diana’nın ölümü, Filistin-İsrail çatışmaları,Yassel Arafat 27 yıllık sürgünden sonra Gazze’ye geri dönemesi ve sonrasında da vefatı, 1984’te Los Angelesta 23. Olimpiyat oyunları, 1988’de Seul Olimpiyatları, 1992 yılında Barselona,1996 Atlanta, 2000 Sydney,2004 Atina ve Ağustos 2008 Pekin Olimpiyatları, 2002, Dünya kupası finallerinde Türkiye A Milli takımı dünya 3. olması, 1999’da Rusya’nın Çeçenistan isgali. İstanbul’daki 17 Ağustos 1999 depremi, ve unutulmaz 11 Eylül 2001 saldırıları, 9 Kasım 2006 ‘da Ecevit’in ölümü gibi KKTC’nin kuruluşundan bu yana meydana gelen, daha birçok deprem, uçak kazası ve felaket haberleri de Kıbrıs Türk’ünün unutulmazları arasında yer almıştır. Bizim halkımızı en çok etkileyen hatta yaralayan olay ise, Nisan 2004 Referandumundan sonra, Annan Planına hayır diyen GKRY’nin AB’ye alınması ve evet diyen Türk tarafının ambargolarla cezalandırılmasıydı.
25 yaşındaki bir devletin, 25 yılını tanınma mücadelesiyle geçiren halkının bir ferdi olarak, geçen zaman süresine bir bakış attığımda, Dünya’yla paylaştığımız acıların ve sevinçlerin, bir kısmını hatırlatmaya çalıştım. Ve diyorum ki keşke; Dünya, da, Kıbrıs Türk’ünü mücadelesinde yalnız bırakmasa ve acılarımızı ve sevinçlerimizi de bizlerle paylaşsaydı...
Sürekli bir barış; daha fazla istikrar ve huzurlu bir yaşam için dünyada hak ettiğimiz en saygın konum olan varlığımızın kabulü ve tanınmanın mücadelesini vermeye devam etmeliyiz.
Egemenliğimizden, özgürlüğümüzden ve bağımsızlığımızdan asla ödün vermemeliyiz.