|
Bugüne kadar, partizanlığın en alasını, yolsuzlukların manşetlerden düşmediği dönemleri, ihmallerin aldığı canları, sorumsuzlukların ve yanlışların cezasının vatandaşın kesesine kesildiği günleri, meclisteki küfürleri, siyasetteki koltuk hırslılarını, iftiralar ve yalanlarla insanların birbirlerine saldırılarını, çek senet yolsuzlukları, borçlu alacaklı arasındaki kavgalarını ve adalet bekleyen davaları ve daha birçok olumsuzlukları yaşayarak izledik.
Yaşananlar arasında olumlu şeyler de oldu ülkemizde, gelişme ya da büyüme adına. Ancak her gelişmeye herkesin sahip çıkmaya kalkışması yanında, olumsuz olan herşeyi de kimsenin kabullenmemesi durumuna da şahit olduk...
Bütün bunlar bir tecrübe olmalı değil mi ? Yani halkın bunlardan çıkaracağı dersler var.
Hangi siyasi partinin programında acaba tüm bu çarpık düzeni ortadan kaldıracak, inandırıcı bir çalışma hazırlanıyor ?
Henüz ortada belirlenmiş bir seçim tarihi yok ama “nasıl yöneteceğiz” değil, “kim yönetecek” kavgasının tam ortasındayız. Yani yine ayni döngüye sarılmaya çalışıyorlar. “İktidar olalım da, nasıl olursa olalım”.
Böyle düşüncelerin artık modası tükendi.
İktidarın sorumluluğu çok büyük onu kaldırabilecek güce sahipseniz talep edersiniz.
“Koltuk benim, yetki benim” “ne istersem yaparım” anlayışından, halk bezmiştir.
Bu anlayıştan bezdikleri için birileri de “yes be annem” dememiş miydi ? Şimdi daha mı farklı oldu? Yaşananlarla tüm gerçekler ortada. Sistemin çarpık gidişine izin verdiğiniz süre değişen birşey olmayacak.
İhtiyaçlar ve sistem sorumlulukla sahiplenilmediği zaman, kaybetmeye mahkumuz.
Öyle bir sendrom gelişti ki; herkes kendini toplumun diğer üyelerinden ayıran nitelikleriyle bahaneler bulmaya başladı. Örneğin “valla ben anlamam kardeşim ben doktorum”, ya da “ben öğretmenim”, “ben memurum, konuşamam” ya da “ben sanatçıyım”, diyenler ve suya sabuna dokunmadan bu düzenin akışına ve gidişine kulaklarını tıkamış sessiz film izleyenler var.
Bazen onlara hak vermiyor da değilim, çünkü bu duruma kafa yormak da insanı sağlığından ediyor. Ama sessizlik arttıkça, kaybımız büyümüyor mu?
Her geçen gün, biraz daha tehlikeli bir duruma girmiyor muyuz? Kısacası; ülkede ne olsa, sesini çıkaranlarla, sesini çıkarmayanlar diye iki türlü izleyici kitlesi oluştu.
Şu, bir gerçek ki çok büyük bir güven kaybı var. Siyasetciye güven yok. Bu durumu kim yarattı? elbette ki siyasetçilerin kendisi. Özellikle de verdiği sözde durmayan siyasetçiler. Halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyen siyasetçiler.
Ve Kıbrıs Türkü yine ayni kaderi paylşıyor. Yıllarca Rum zülmüne mücadele etmiş direnmiş tam özgürlüğüne kavuşmuş, bir devlet kurmuş ve bu devletin de 25. Gümüş yılını kutlamış ama hala iç huzura ve iç mutluluğa kavuşamamış bir halk.. Kendi yönetimlerinin ve yöneticilerinin yıllar içerisinde yaptıkları hataları, adaletsizlikleri yüreklerinde yaralar açmış. Bu nasıl bir kader böyle? İnsan üzülmez mi? Sistemi çalıştırmak bu kadar zor mu?
Yoksa bizim insanımızın kendi hatası mı? Sonuçta kendini yönetecek insanları kendi seçiyor. Toplum bilincinde bir yaralanma söz konusu. Sistemde bir hata olmalı. Bu düzeni kim bu hale getirdi? O kadar çok soru var ki kafalarda.
Her zaman dikkat edin, neyin kavgasını yaptık. Yukarıda da bahsettim
Nasılın değil, kimin ? Bir araya gelip de bu ülkeyi en iyi şekilde nasıl yönetiriz? Sistemi çalışır hale nasıl sokarız sorusuna cevap aranmadı. Hep kim yönetecek kavgası yapıldı. Halkı kavgaya sürükleyip rant elde etme gayretinde olanlar bu oyunları güzel oynadılar. İşte o kişileri iyi bilmeli ve bir daha onlara şans vermemeli bu halk...
Bu arada, kimse “ortak akılın” üreteceği formülleri bir kenara itmesin. Aklın yolu birdir, ortak aklın yolunu rehber edinmeliyiz. Yoksa biri sağa, biri sola çekerse, ortada buluşabileceğimiz tüm noktaları da heba etmiş oluruz.
Bir diğer anlamda taşın altına herkesin elini birden sokması ya da tehlikeye karşı herkesin birden tedbir alması en doğrusu değil mi?
Siz istediğiniz kadar kurallara uyarak ve sürat yapmayarak ilerleyin trafikte, bir sarhoş kendini bilmez, gelir ve sizi dümdüz eder hayatınıza mal olacak bir kaza yaratabilir..
Dolayısıyle, ya hep birlikte kurallara uyarız, ya da hep birlikte kuralsız, sistemsiz yaşarız..Başımıza gelenler için de oturup ağlamakla çare aradığımızı sanırız. Sistemdeki başıboşluktan kurtulmalıyız.
Doğamızda vardır önce olumsuz olayları gözlemleriz. Nedense de olumsuzluklar çoğunlukta olduğu için artık olumlu olanları da önemsememeye başlıyoruz..
O kadar çok katagorizeleştirilmişiz ki; Hatta öyle zamanlar oldu ki, halkın bir kısmı önemli, diğer bir kısmı önemsizmiş gibi muamele gördü.
“Ben yönetirim”, “ben kurtarırım”, “ancak ben gelirsem olur”, diyenler de var.
Geçin bunları allah aşkına; Yalanlara doyduk artık. Bunlar fazla geliyor.
Doğru yönetecekse, yönetirken adam gibi yönetmeli insan.
Tıpkı MEVLANA’nın yüreği gibi yönetmeli... Sevgiyle yönetmeli, yalanla değil !!!... Sözle yönetmeli, sözsüzlükle değil !!!.. Hakla yönetmeli, haksızlıkla değil !!! Doğrularla, dürüstlerle yürümeli, hırsızlarla değil !!! Adaleti sırtlanmalı ve yola koyulmalı insan, liderim demekle lider olunmaz, ekip olmayı bilmeli, demokratik olmalı, bütün fikirlere düşüncelere saygılı olmalı. Yıpranmamış, tertemiz, yüreği sevgi ve hizmet aşkıyla dolu gelmeli, menfaat değil, hak dağıtacağının sözünü vermeli, yandaş, yoldaş devrini kapatmalı VATANDAŞ devrini başlatmalı. Bizim böyle ekiplere ihtiyacımız var.
Yürüdüğü yolda inançla yürüyen ve belirlenen hedefe kurşun gibi akacak insanlar lazım...Bilimsel siyasetin kapılarını açmalı bu topluma.
Yolsuza, hırsıza değil, dürüste, namusluya ve haklıya prim dağıtmalı,
Ne “yes be annem”, ne de “padişahım çok yaşa” dönemi olmayacak, bu yeni dönem.
Bir “sil baştan dönemine” gidiyoruz. Yeniden, yeniye ve yeniden....
|