Değişim taleplerinin, partileri kemiren bir kurt olduğunu görmemezliğe gelenler elbette direnebilir. Hele de temelinde atamaya dayalı bir sistem geliştirilmişse.
Bu düşünce sistemi içerisinde olan partilerde, yeni tohumların atılmasına asla izin verilmiyor.
Oysa demokratikleşme süreci başka nasıl başlatılabilir ki?
Maalesef günümüzde, demokratik olmasa da; Bir yalan yarışı gibi görünse de ve her ne kadar da kirletilse de, politika, özünde bir “bilimdir”. Bizim ülkemizde politika, temel olan bilimsel niteliğinden uzaklaştırılarak, kirli zemine çektirilmiş ve ayni zamanda da antidemokratikleştirilmiş bir halde uygulanmaktadır.
Kısacası, ülkemizde siyaset, adeta kısır çekişmelerin ve ucuz günlük polemiklerin bir aracı haline dönüştürülmüştür.
Oysa siyaset, dünyayı algılayıp, toplumun çıkarları doğrultusunda değiştirmek için yapılmalıdır.
Ülkemizde kısır döngü içerisinde olan siyasi modeli ve parti yapısını nasıl daha demokratik bir sisteme oturtabiliriz? Bunu bir araya gelip tartışma zahmetinde dahi bulunmadan ve bu soruya doğru cevabı aramadan, bilimsel siyaseti, Kıbrıs Türk Halkına sunmak yerine, mecliste ya da meclis dışında birbirlerine saldırıp, birbirlerine çamur atma politikalarıyla, sokak siyasetini sergilemeyi yeğleyenler, KKTC’nin hergün biraz daha su alır hale gelmesini sağladılar. Gemi yan batınca da; “bu gemiye bu zararı kim verdi?” kavgası başladı.
Ülkede şu anda yaşanan tüm sıkıntılar daha önce de yaşanıp tecrübe edilmiştir. Bizlerin de bu tecrübelerin ışığında yol almamız ve geleceği inşa ederken yapılması gereken değişim ve dönüşümü ilk önce nefsimizden başlayarak gerçekleştirmemiz gerekir.
Bireysel değişim gerçekleşmeden toplumsal ve evrensel değişim gerçekleşemeyecektir. Yoksa, bu halimizle, insanlığın özünden gelen, gaflet ve unutkanlık perdesini kaldırmadığımız halde hakettiğimiz huzuru ve mutluluğu da yakalama şansımız olmayacaktır. Hayatımıza zorla katılan musibetleri, adaletsizlikleri, yönetim felaketlerini ve sonucunda yaşanan onca tecrübeyi göz önünde bulundurarak, mutlaka “değişime yelken açmalıyız”.
Değişime neden izin verilmiyor? Bu kadar okumuşu olan ve eğitim düzeyi yüksek bir toplumda “tek adamcılık” ve onun yarattığı “dayatma düzeninde” yaşamak nasıl bir çağdaşlıktır? Bu düzen çağdışı bir düzen değil mi? Yeniliğe kapalı olmak karanlığa yol almak değil midir?
İşte bu çağda, ihityacımız olan değişime, ısrarla direniliyorsa, bunun tek bir nedeni var, o da; Parti içinde “tek adamcılık” konumunu sürdürmekten yana olanlar ve bu düzenden nemalananlardır. Değişim ve yenilikçi düşünce galip gelirse eğer; “tek adamcılık” ortadan kalkacak ve farklı farklı rüzgarlar esebilecektir.
Benim gibi daha birçok köşe yazarı, tüm bunları, farklı şekillerde ifade ediyor olsak da neden yazıyoruz? Çünkü, tarihi bir süreçte, Kıbrıs Türk Halkının kaderini değiştirebileceği bir dönemeçte, genç ve yeni kadroların yaratacağı yeni vizyonların ortaya koyabileceği dinamik yapıyı kırmak isteyenleri ve ülkenin geleceğinin sahibi olan gençlerin umutlarını yok edecek olanları, bir kez daha uyarmak için yazıyoruz. Yanlış bir kararın toplumun geleceğine zindan vurabileceği uyarısını yapmak için. Denenmişlerin aksine, daha iyi, daha çağdaş ve daha adaletli bir yönetime ihtiyacımız olduğu için.
Özellikle de devletin gençler tarafından da sahiplenilmesine fırsat verilmesi için.
Düşünebiliyor musunuz ne acıdır ki Kıbrıs Türk Halkını geleceğe taşıyacak gençleri bir türlü kabullenilmiyor ve sürekli hakaret edilircesine “tecrübesiz” yakıştırması yapılıyor. Soruyoruz o zaman bunu söyleyenler anne karnında tecrübeli mi doğmuştu?
Yoksa iktidar olma uğruna “herşey mübah” zihniyeti değil mi bu?
Türkiye’deki CHP liderinin de oy uğruna herşey mübahtır anlayışıyla, Laikliğe karşı olan çarşaflıya rozet takma töreni düzenlemesi gibi, bizdeki eskilere göre de herşey mübah.
Siyaset hayatında adı birçok kez, birçok yolsuzluklara karışan kişilerden hangisinin "Yargı önünde bir an önce aklanmak" gayreti ve çabası içerisinde olduğu görülmüştür? Ya da yargılama gayreti gördünüz mü? Peki adaletin varlığı nasıl kanıtlanır?
UBP YA AYDINLIĞI SEÇECEK, YA DA KARANLIĞI
Dünya Mersine giderken, herhalde UBP tersine gitmeyi seçmeyecek.
Şu gerçekten kaçabilir miyiz? Bugüne kadar ülkedeki sistemi harika bir şekilde çalıştıran, halkı için halkına layık reformları gerçekleştirebilen bir iktidar geldi mi?
Hayır çünkü hepsinin mantığı ayni. Birinin başlattığı yanlışı, marifetmiş gibi öteki de devam ettirdi.
Ülkemizde her gün artan kalp hastalıkları, kanser hastalıkları, yaşanan türlü türlü sıkıntıların streslerin ve bazen de adaletsizliğe isyanın sonucu değil mi?
Herhalde birisi çıkıp da, hepsi refahtan, hepsi doğru ve adaletli yönetimden ya da gıdalarımızın, sağlıklı denetimlerden kaynaklandığını da söyleyemez. İskan ve tapu işleri mi yolunda giden? İşveren ya da çalışan mı tatminkar? Ekonomi, turizm, eğitim ya da sağlık mı mükemmel?
Yoksa hergün gelen zamlar mı, insanın içini aydınlatıp huzur veren?
Neremize dokunsak çürük. Çünkü sistem çürükler üzerine kuruldu.
Bugüne kadar yanlış üstüne yanlış yapa yapa bu hallere gelmedik mi?
O halde doğruyu ne zaman göreceğiz? “Tek adamcılık” padişahlıktı, o da çoktan bitti.
Doğru olan “değişimdir” ve zamanı çoktan gelmiştir.
Günbegün bütün dünyada değişen koşullar ve gelişim karşısında; ya, değişimi gerçekleştirip onu yaşatacağız, ya da değişmemeyi kabul edip siyasilere tapacağız.
Elbette insanoğlu sonunda layık olduğunu seçer.
Ama, önemli olan doğruyu, doğru zamanda seçebilecek erdeme sahip olmaktır.