21 Mart süreci başladı. Her süreç gibi, bunun da herkese göre değişebilen eksileri-artıları var. Eleştiriler, değerlendirmeler, alkışlamalar, yermeler yapıldı, yapılıyor.
Rum komşularımız gibi bir Ulusal Konsey’imiz veya benzeri bir düzeneğimiz olmamasına karşın süreç başlarken, hatta başlamadan önce keşke uzlaşma yolu denense, asgari müşterekler saptanabilseydi.
Olmadı ve süreç, dağınık/yaralı bünye ile başladı.
Bu demek değildir ki böyle başladı, böyle gitmeli! Politikada her zaman, her koşulda fırsat pencereleri vardır. Yeter ki bu fırsatlar kullanılabilsin. Kullanmak niyeti olsun.
Yeni iktidarlara, yeni hükümetlere, önemli siyasal süreçlere, belirli bir süre tanınması ve o süre içinde icraatların anlayışla karşılanması, evrensel bir demokrasi geleneğidir.
Bizim durumumuz bunun çok ötesindedir. Varlığımızı kökten ve temelden etkileyecek bir süreç sözkonusudur. Konuya bu açıdan da bakmak ve iktidardakilere yardımcı olmak gerekir.
Elbette ki bu konuda esas görev, iktidara düşmektedir. İktidar, olabildiğince hoşgörülü davranarak, geniş katılımı sağlamak için diylog ve uzlaşma yolunu zorlamalıdır.
Kendi İçimizde Diyalog Ve Uzlaşma
Hep söyleyip yazdığım gibi Kıbrıs sorununda, büyük oranda tribünlere oynanarak politika yapılıyor. Rum tarafının Papadopulos’un politikaları ile uğradığı zararları, Hristofyas daha şimdiden ortadan kaldırdı. Yürüttüğü “imaj/izlenim savaşı” 21 Mart süreci ile sonuca ulaştı. Papadopulos’la simgeleşen uzlaşmazlık gömleği Rum liderliğinin sırtından çıkarıldı artık! Bu durum, Hristofyas’ı daha da güçlü kılıyor. Göründüğü kadarı ile Rum kamuoyu neredeyse tümden “öz” konusunda onu destekliyor.
Bu durum karşısında, dağınıklığımız dolayısı ile tedirginlik duymamak mümkün değil. Bu bünye bizim için “yumuşak karın”dır. Israrla, olabildiğince, uzlaşma sağlanması, en azından asgari müştereklerin saptanması/belirlenmesi gerektiğini söylerken bu tedirginliği yaşıyorum.
Hristofyas’ın Softa Şaşırtmacası
Bu Ada’da, halk olarak varolma kavgası veriyoruz. Hristofyas’ın dediği gibi sorun, Ermeniler, Latinler kadar hak sahibi olmamız değil! Böyle bir hedefimiz de yok! Hristofyas’ın bu söylemi tam bir “softa şaşırtmacası”dır. Evet, geçmişte biz Kıbrıslı Türkler, insan haklarından da yoksun bırakıldık. İkinci derecede yurttaşlar olarak görüldük ve olası bir çözümün temel parametrelerinden biridir insan hakları ve bireylerin eşitliği! Bu çağda, AB üyesi olası bir Birleşik Kıbrıs’ta, temel insan hakları ve bireylerin eşitliği zaten sorun olmaz.
Sorun bizim toplumsal varlığımızdır. Bu Ada’da Kıbrıs Rumları ile toplumsal bağlamda bir halk olarak eşit ortak olmamızdır.
Hristofyas’ın dediği gibi Kıbrıs’ta “tek halk”ın eşit bireyleri değiliz biz! İki eşit halkın eşit bireyleriyiz. Bireysel eşitliğimiz hem halkımız bağlamında, hem de iki halkın bireyleri bağlamındadır.
1960 sisteminde, Latinler ve Ermeniler, iki eşit halktan birine katılmayı kendi özgür istençleri ile verdiler. Kıbrıs Rum Yönetimi, daha sonra onlara bir tür azınlık statüsü verdi. Temsilcilerine, oy kullanma hakkı olmadan, Temsilciler Meclisi’nde konuşma (başka bir anlatımla kendilerini ifade etme) hakkı tanıdı.
Hristofyas’ın kulağa hoş gelen “eşitlik” edebiyatının ne anlama geldiğini iyi bilmek gerekir.
Biz Ada’nın iki eşit halkından biri olma statümüzü korumak için bunca meşakkate ve acıya katlandık. Hristofyas’ın hatırı için bundan vazgeçecek değiliz.
İngiliz’den Al Haberi
İngiltere’nin Atina Büyükelçisi buyurmuş: “Kıbrıslı Türkler’in Türkiye’ye olan bağlılığı azaltılmalı!”
Ben İngiliz diplomasisinden kaynaklanan her şeye önem veriyorum. Adamlar, diplomasi ile, her yerde, özellikle de eski topraklarında hedefledikleri sonuçlara hep varıyorlar. Hani Türkçe’de “şeytan tüyü var” denir ya! İngiliz diplomatlarında da şeytan tüyü olmalı! Annan Planı’na, Kıbrıs’taki üslerini ebedileştiren kuralları nasıl sokuşturduklarını unutmadık.
Belli ki, Kıbrıslı Türkler’i Türkiye’den ayırmak politikası gökten zembille inmedi. Hristofyas da aynı şeyleri söylemişti. Hem de Atina yolunda! Şimdi de İngiltere’nin Atina Büyükelçisi konuştu. İnsanın aklına, ister istemez kapı arkalarında bir şeyler planlandığı kuşkusu gelmez mi hemen? Bal gibi gelir, çünkü diplomaside, kapalı kapılar arkasında döndürülmeyecek dolap yoktur. Hele hele işin içinde İngiliz de varsa!
Galiba önümüzdeki süreçte Türkiye ile aramıza nifak sokma girişimlerini bolca izleyeceğiz.
İşte en çok önem vermemiz gereken konulardan biri!
Bırakınız Anavatan-Yavruvatan söylemini! Bırakınız hamaset edebiyatını, duygusallığı! Bırakınız Türkiye’nin gerek Kıbrıs sorunundaki, gerekse burada içte uyguladığı ciddî hataları!
Hepsini, hepsini bir yana bırakınız diyoruz; çünkü bunların hiçbiri Türkiye’nin bizim için önemini ortadan kaldırmaz.
Biz bu Ada’dan yokedilmek istendiğimizde, dünyada tek bağlaşığımız oldu: Türkiye!
Aç kaldığımızda Türkiye bizi besledi.
Silah istediğimizde o verdi.
Acılarımızı paylaşan yalnız Türkiye oldu.
Uluslararası arenada, sesimizi bir tek o duyurdu.
Dünyadan tümüyle yalıtılmamızı bir tek o önledi. Bize dünyaya açılmamız için pencere oldu.
Enosis’e ramak kaldığında savaşı göze alarak yanımıza koşan Türkiye idi.
Para veren de bir tek o oldu.
Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Ama gerekmiyor.
Bu tablodan ortaya çıkan gerçek şu: Bu dünyada, geçmişteki tek bağlaşığımız Türkiye idi, bugün de odur, yarın da o olacaktır.
Aramızdaki tarihsel, kökensel, etnik, kültürel bağlar bir yana bırakılarak konuya salt uluslararası ilişkiler açısından baktığımızda bile ortaya çıkan sonuç budur.
Onun içindir ki biz yolun sonuna kadar Türkiye ile yürüyeceğiz. Geçmişte kimse bizimle yürümedi, gelecekte birilerinin bizimle yürüyeceğini varsayıp kendi kendimizi riske atamayız. İntihar olur bu!
Bu söylediğim, Türkiye’nin karşısında boynu eğik değil kişilikli; buyruk alan değil hakkını koruyan bir halk olmamıza engel değildir.
Hristofyas’ın, İngiliz’in söylediklerini bu bakımdan önemsiyorum; söylenenler kulağımıza küpe olmalı; nelerle karşılaşabileceğimizi bize göstermelidir.
Son Olarak
Yakın tarihimiz; işbirliği, güçbirliği ve dayanışmanın, tek yumruk olmanın örnekleri ile doludur.
Yine olabiliriz. Farklılıklarımızı koruyarak, çok sesli demokratik yapımıza zarar vermeden yapabiliriz bunu!
Bizim eşit ve eşitlik haklarımızı vermek istemeyenler birlikte olabiliyorlar da biz niye olamayalım?