Hayırlısı olsun diyelim: Kapsamlı görüşmeler 3 Eylül 2008’de başlayacak.
Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu bakımdan, sürecin bu yeni aşamasında ilke olarak Cumhurbaşkanı Talat’a yardımcı olmak gerekir. En iyisini yapabilmesi için buna gerekinim vardır Elbette ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın ters gelen söylemleri ve eylemleri olmaması koşulu ile! Yoksa “Cumhurbaşkanı’na yardımcı olmak”tan, O’nun her yaptığını onaylamayı, bir tür “hık deyicisi” olmayı kastedenler varsa (ki vardır), bizim buna katılmamız mümkün değildir.
Ben Sayın Cumhurbaşkanı’nın “tek”ler ve özellikle “tek egemenlik” konusunda ciddî bir siyasal / diplomatik hata yaptığına inanıyorum ve bunu eleştiriyorum.
Buna karşın, birçok kişi ve kuruluş, “başka nasıl olur ki” anlamında “tek egemenlik elbette ki merkezi hükümette olacak” biçiminde bir yaklaşım sergiliyor.
Üstelik başkalarının başka türlü düşünmesini (en azından) yadırgıyorlar.
Biz de bu tür yaklaşımları yadırgıyoruz. Yadırgıyoruz, çünkü “tek egemenliğin” herhangi bir anayasada benzeri, siyaset bilimi ve anayasa hukuku literatüründe yeri yok! Böyle bir kavram yok! Dünyada örneği, literatürde yeri olmayan bir kavram için “başka nasıl olur ki” yargısının anlamsızlığını düşünerek yadırgıyoruz.
Özel Olarak Yaratılmış Uyduruk Kavramların Potansiyel Riskleri
Birkaç gün önce bir tartışma ortamında, “tek egemenlik” kavramının (“oluşturucu devlet”, “egemenliğin bir yerlerden kaynaklanıyor olması” da öyledir), anayasalarda ve literatürde yerinin olmamasını dile getirmem üzerine, “ama Kıbrıs’ın kendine özgü birçok yönü var, dolayısıyla özel ve özgün düzenlemeler olmasından doğal ne var ki” değerlendirmesi yapanlar oldu.
Doğrudur. Kıbrıs’ın “sui generius / kendine özgü” birçok özelliği var. Dolayısıyla çözüm ararken “sui generius / kendine özgü” düzenlemeler de olacak. Bunu geçmiş yazılarımda da dile getirmiştim.
Önemli olan şudur: “Sui generius / kendine özgü” özellikler yaratırken; yüzyıllar içinden süzülüp gelmiş, mahkeme içtihatları ile zenginleştirilmiş, başka bir anlatımla dünyaya mal olmuş, kuramları belli, literatüre geçmiş kavramlar yerine, yeni kavramlar yaratmak büyük hatadır. Asıl ve doğru olan, yerleşmiş/kökleşmiş kavramları koruyarak “sui generius / kendine özgü” düzenlemeler yapabilmektir.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’ndaki iki başlılık ve iki başın da veto hakkı ile bazı konularda parlamentoda ayrı oylama hakkı, kavramlara dokunulmadan yapılmış özgün düzenlemelerdi. Annan Planı’ndaki dönüşümlü başkanlık böyle bir düzenlemeydi.
Özel olarak “yaratılmış” kavramlar, gelecekteki potansiyel uyumsuzluk, tartışma ve hatta çatışma demektir. Üstelik böylesi yeni kavramlar için yargının (bu arada uluslararası yargı organlarının) nasıl bir içtihat yaratacağı belirsizdir. Bu konudaki beceriksizliğimiz ve başarısızlığımızın, gelecekte ortadan tümüyle kalkacağını söyleyemeyeceğimize göre, yeni kavramların dönüp bizi vurması büyük bir olasılıktır.
Cumhurbaşkanı’na Yardımcı Ve Destek Olmak
Dönelim Sayın Cumhurbaşkanı’na herkesin destek olması konusuna!
Hemen bir öneri sunayım:
“Tek egemenlik”, “oluşturucu devlet”, “egemenliğin bir yerlerden (iki halktan / iki toplumdan) kaynaklanması” kavramlarının, anayasalarda ve siyaset bilimi / anayasa hukuku literatüründe yeri olmadığı saptamasını ben kendi sınırlı olanaklarımla araştırarak yaptım.
Sayın Cumhurbaşkanı, görevlendireceği uzmanlar aracılığı ile çok daha kapsamlı araştırma yaptırabilir.
Böyle bir araştırmanın varacağı sonuçların benim saptamalarım doğrultusunda olacağından kuşku duymuyorum. Bu konudaki birikimimin beni yanıltmış olabilmesi pek olası değildir.
Yine de saptamalarımın yanlış ya da eksikse, sorun yok! Herkesten özür dilerim.
Ama eğer yapılacak saptamalar benimkilerle çakışırsa, Cumhurbaşkanı’na düşen görev, bu uyduruk kavramları boynumuzdan söküp atmanın bir yolunu bulmaktır.
Son Olarak
Gerçekten de zor bir sürece giriyoruz. Hristofyas, başlangıçta yapılan yorumların tersine, “çulunu düzmüş”, geniş bir kesimin, başta da “kan davalı” olduğu Ana Muhalefet partisi DİSİ’nin desteğini almış görünmektedir.
Bizde ise, “kaos” denebilecek, inanılmaz bir ayrışma vardır. Asıl önemlisi, bu ayrışmayı, en aza indirecek tek adım bile atılmamıştır.
Bu ayrışma içinde, Cumhurbaşkanı’na verilecek desteğin anlamı, kendiliğinden minimize olmuyor mu?
Bu durumu besleyen etkenlerin başında, bir düşünceyi savunanların başka bir düşünceyi savunanlara hemen yakıştırmada bulunmalarını; başka bir anlatımla her çıkan sese kulp takılmasını sayabiliriz.
İsterseniz, ülkemizde uygar ve entelektüel tartışma ortamının olmadığını, en azından yetersiz olduğunu da söyleyebiliriz. Buna, ülkede düzeysiz, düşünce içeriği sıfıra yakın bir tartışma ortamı var da diyebiliriz.
Açıkçası işimiz zor!
Hem de çok zor!