DEV-İŞ Genel Başkanı Mehmet Seyis’in herkese ders verecek mektubu...
Seyis’in isyanı
Bizim verdiğimiz kavga ne hükümet olunca birilerinin “Kamudaki başlangıç ücretleri asgari ücret olsun” demesi, ne de bir diğerlerinin “Sizi biz seçtik, bize ayrıcalık yapın, her dediğimizi yapın” demesi için değildi
“ Hasan dostum, son dönemlerde yaşananların, 1 Mayıs’a bile yansıyacak kadar ileri bir boyuta gelmesinin verdiği endişe ile bu yazıyı yazma gereği duydum. Bu duygu ve düşüncelerimin topluma, bu konularda farklı düşünmediğimize inandığım sizin köşenizden ulaşması beni memnun edecektir”... Bu satırların sahibi DEV-İŞ Genel Başkanı Mehmet Seyis...
Son zamanlarda zor günlerde kader birliği yapanlar arasında yaşananlar onu da derinden yaralamış... Suskunluğunu bozup, hissettiklerini kalem döküp toplumsal paylaşıma taşımamı istemiş... Seve seve taşıyorum... Zaten her fırsatta demiyor muyum, “Bu köşe halkın köşesi.”
Ön yoruma gerek yok.
İşte DEV-İŞ Genel Başkanı Mehmet Seyis’in pek çok kesime mesaj içeren yazısı:
“ Açıkçası 2000 – 2004 yılları arasında o içten mücadeleyi özlüyorum. Tüm sosyal kesimlerin kendi zümresel çıkarlarını, ya da kişisel hesaplarını bir yana bırakarak tek bir yürek gibi, ayni ideal uğruna biraraya geldiği o dönemi özleyen herhalde yalnız ben değilim. Eminim ki, tüm ilerici, demokrat ve barıştan yana olup da meydanları dolduran tüm Kıbrıslı Türkler özlüyordur.
“Kurtulmak Yok Tek Başına. Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” belgisinin doğru olabileceğinin kanıtı idi o günlerde yaşananlar.
Mağusa’da her akşam üzeri işe gider gibi yağmur çamur demeden çemberde toplanan yüzlerce kadının karşılarına dikilen faşistlerden hiç yılmadan sürdürdükleri mum eylemleri nasıl unutulur?
Unutmak mümkün mü bu kadar kısa bir sürede?
Ne olur inin araçlarınızdan ve bakın Mağusa’nın o tarihi surlarına. Hala mumların bıraktığı kara isleri ve erimiş mumları göreceksiniz.
Meydanları tek yürek olarak dolduran hep birlikte bizler değilmiydik yoksa defalarca?
Neden yapmıştık tüm bunları?
Yoksa unuttuk mu?
Elye’de kalkıp başımıza inen polis copları bir şaka mıydı?
Ya da “Vatan Hainliği” suçlaması ile kodese tıkılanlar, şimdi birbirlerine hakarete varan düşmanca tavırlar içindeki arkadaşlar değil miydi?
Evet ben bunları unutmadım ve bugün anlamsız bulduğum kişiselleştirilen düşmanca bir kavgaya taraf olmayacağım.
Bizim verdiğimiz kavga ne hükümet olunca birilerinin “Kamudaki başlangıç ücretleri asgari ücret olsun” demesi, ne de bir diğerlerinin “Sizi biz seçtik, bize ayrıcalık yapın, her dediğimizi yapın” demesi için değildi.
Biz Kıbrıs’a Barış gelmesi, demokrasi gelmesi ve sosyal kesimlerin, (belki bu arkadaşların tümünün de bugün unuttuğu) işçilerin de hep birlikte Barış içinde daha insanca yaşama ulaşmaları için bu kavgayı verdik. Zaten toplumun bizlere, kimimize oy vererek, kimimize sahip çıkarak verdiği desteğin bizlere duyduğu güvenin nedeni de bu değerler oldu.
Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakın. Yalnız bulunduğu noktayı düşünen, dünyayı kendi eksenlerinde sanan yöneticiler ile hem Sendikalara hem de Hükümete duyulan güven dibe vuruyor.
Evet, Kapitalist sistemde hükümetler işçiden yana olmuyor.
Evet, aslında “işçi” denemeyen, küçük burjuva nitelikli olan çalışanların örgütleri bencil oluyor.
Evet, aydın ihanetleri tarihte bolca var. Ama unutulmasın ki bizler çok şey pay ettik ve 2000 – 20004 arasında bu yargı haline gelen olguları yenebileceğimize tüm toplumu inandırdık.
Bu toplumun ihtiyacı olan da o günlerde yaptıklarımız. Bunun için herkes olayları kişiselleştirmekten bir an önce kurtulmalı.
Kıbrıs sorununda girilen yeni süreci, “Biz Barış İsteriz” diyen dostlar kişiselleştirdikleri kavgalarına heba ettirmemeli. Hükümet eden dostlar “ Seçim başka, şimdi ben istediğimi yaparım olur”, diğer dostlar da “Ben seçtim, zümresel çıkar isterim” noktasından çıkarak derhal Kıbrıs sorununa dönmeli.
Biz, ilkeli birlikten yanayız. Yanlış yapan kim isterse olsun eleştireceğiz ama bağcı dövmek için değil, üzüm yemek için.
Biz, gelinen aşamada ilkeli duruşumuzdan dolayı “Zaten bunlar da deli” diyen yeni liberallerle de olamayız...
Eleştiri yerine hakareti, eylem yerine saldırganlığı huy edinenler tarafından bize “Hükümet yanlısı” gibi akla sığmaz sözlerle çamur atılsa da zümresel ve kişisel kavga verenlerin kuyrukçusu da olmayacağız.
Bir de kendilerini ilerici sayan ama tarihleri boyunca bozgunculuktan başka bir iş yapamayan derin kalemlerin kışkırtmalarına dönüp de bakmayacağız.
Yani geçmişten buyana olduğu gibi. “Ne İsa’ya, sırf İsa olduğu için, ne Musa’ya sırf Musa olduğu için” yaranmaya uğraşmayacağız. Yalnızca “Doğruya” yaranmaya devam edeceğiz.
Herkesten de ayni sorumluluğu inatla bekleyeceğiz. Bu yalnız bizim değil, hepinize güvenerek peşinize düşen insanlarımızın da hakkı.”
Günün sözü:
Konuşması gerekenler susarsa, susması gerekenler konuşur.