|
Doğru bildiğini !..
Başbakan Ferdi Sabit Soyer söyledi… CTP Lefkoşa İlçesi’nin neredeyse bine yakın insanla düzenlediği dayanışma ve sevgi balosunda… Bir ‘yoldaş’ından gelen mesajmış. … << Bu hayatta doğru bildiğini yapacaksın. Çünkü, yapsan da lanet ederler, yapmasan da…>> * * * Herhalde bu sözü ‘yaşayarak’ öğrenenlerden en iyi biri, Başbakan’ın bizzat kendisi… Ne diyelim ki!..
Babama… Senin “kara sakal”ların var mıydı baba? İlk gençliğinde mesela… Şimdi, ak düşmüş sakallarına baktıkça, merağıma takılır da…
* * * Senin hayal kırıklıların, ne kadar “kırıktı” baba? Ve “ergen” günlerine dair umutların, ne kadar gerçeğe dönüştü, büyüyünce? Büyüdükçe, tükenir mi umutlar, tükenir mi hayaller!.. Yoksa “hayal ettikçe” mi renklenir gerçeklere ha baba?
* * * Kalp yarası mı en ağırı, dil yarası mı baba? Hiç sormam dahi, bıçak yarasını… Yaklaşabilir mi dille kalbin arasına?
Yaklaşır mı acaba?
* * * Söyle ne olur baba, bu haliyle ada’yı, miras bırakmak yakışır mı çocuklarımıza?
* * * Bir de, hiç girmedin ya bu konulara… En azından bugün diyorum… “Sevgi kalır ama… Aşk da bitmez hiç, meraklanma” de baba… Sen olsun de ne olur, en azından bu günün anısına…
* * * Hani çocukken biz… Yani daha biz ‘baba’ olmamışken... Ve yaşadığımca bir ömrü, adanın öte yarısında yaşamışken sen baba… Anlatırdın ya, geceleri akmak için heyecana… Biz çocuklarını, bir arkadaşına bırakırdın ya, adı Dona!.. Kıbrıslı Rum be baba…
Yani hiç mi korkmazdın? Anlatsana…
* * * Baba sen esir kaldın günlerce… Silah da tuttun, kurşun da attın bilirim… Ve kum torbasından yastık da yaptın kendine… Oysa bizi “kuş tüyü” yastıklarda büyüttün ya!.. Peki, tüyleri olmayınca o kuşlar, nasıl uçtu ya baba?
* * * Fark ettim ki baba… Onca yıl tek bir cümle kurmadın bize “savaş”a dair… Ve tek bir kez duymadık ağzından, “Bunlarla yaşanamaz” diye… Hiç ayırmadın, hiç kötülemedin hatta… Ve hep dostlukla, yüzündeki çocuksu bir gülüşle uzandın geçmişe… Oysa şimdi, “Bunlarla yaşanmaz” diyorsun ya baba… Ne iş acaba?
* * * Limasol’daki evin kapısında…
“Anahtarı bırakır üzerinde giderdik” derdin ya!.. O kadar da değil herhalde… “Atma” be baba!.. Hani şimdi… Girne’ye geliyoruz ya sana… Evde olmayınca… Anahtar da üzerinde durmuyor baba… Yapma!..
* * * Sahi baba, nasıl başardın da kirlenmedin bu hayatta? Nasıl başardın? Nasıl ha? Biz de başarır mıyız acaba? ce_mu
Küba!.. Sol!.. Ve “Performansa göre maaş”
Bu mevzu aslında tam da bizim ekonomi yazarı Tahir Yeşilada ile KIBRIS’ın ekonomistlerinden Necdet Ergün için!.. Onlar nasıl da döşetir kim bilir… “Sol” bakış nedense “ekonomist” üretmiyor çok fazla… Ama bu arkadaşların yazdıklarını, çizdiklerini, söylediklerini ve önerdiklerini de “aşırı liberal” bularak, “tepkisellik” üretiyor genelde. * * * <<… Herkese eşit maaş sistemi yürürlükten kaldırılarak, işçiler ve idarecilere performanslarına göre prim verilecek… >> Bu karar cümlesi eğer Kıbrıs’ın kuzeyinde olsaydı... (ki teorikte dile getirildi de pratiğini göremedik) Hemen bizim anlı şanlı devrimciler kopartırdı yaygarayı… (Nitekim bu yaygarayı gördük…) Bu karar, Küba’da… Komünist Küba’da… Bakınız ajanslar nasıl veriyorlar haberi: <<… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yardımcısı Carlos Mateu, Komünist Parti'nin yayın organı "Granma Mr Mateu"ya verdiği demeçte, 1959 yılındaki Küba Devrimi'nden itibaren yürürlükte bulunan sistemin daha fazla sürdürülmesinin "uygun" olmadığını söyledi.>> "Bu adil değil, çünkü bir işçiye hak ettiğinden daha az vermek ya da hak etmediğini vermek zararlı" diye sürüyor, Kübalı uzmanın sözleri… Hemen hatırlatalım, Küba’da, doktordan öğretmene, işçiden çiftçiye herkes maaşı ortalama 20 dolar!.. * * * En ‘azılı’ komünistlerimiz bazen ‘kendi zümreleri’ne ayrıcalık talep ederlerken, nedense “solculuklarını” da evde unutuyorlar… Performans meselesine gelince… “Performans”a dayalı bir üretimi olmayanlar, nasıl savunabilir ki, performansa dayalı maaş sistemini... Var mı bunun imkânı?
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler
NÂZIM HİKMET
PANO ........
baktım gökte bir kırmızı bir uçak bol çelik bol yıldız bol insan bir gece sevgi duvarını aştık düştüğüm yer öyle açık seçik ki başucumda bir sen varsın bir de evren saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi yalnızlığım benim çoğul türkülerim ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…
Can YÜCEL
Kaybettiklerimiz
Çok güzel bir metin....
Hele de pekçok değerin yitirildiği günümüz gerçeğinde, “insan”ın çevreyle birlikte kirlendiği bir çağda neler anlatmıyor ki!..
Oktay Tuncer isimli, emekli bir edebiyat öğretmeninin kaleminden çıkmış...
Bence okumakla kalmayınız...
Saklayınız da...
* * *
Bir gün insan virgülü kaybetti, o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı; cümleleri basitleştirince düşünceleri de basitleşti.
Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu.
Hiç bir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu, hiç bir şey onu ilgilendirmiyordu.
Ne evren, ne dünya, ne de kendi apartmanı umurundaydı.
Bir kaç sene sonra iki nokta üst üste işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işaretleri kalmıştı.
Kendine özgü tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.
Düşünmeyi unuttu ve böylece son noktaya erişti.
Senin frekansın benimkini döver!
Kaç gündür duyuyorsunuz... Kimi kanallar ekrandan gitti!..
Uydu yayını değil bu, “normal antenler” ile evlerimize ulaşan NTV, atv ve ART yayını!..
Sebebi de, Kıbrıs’ın güneyinden “frekanslarımız üzerine gül koklatılması” meselesi.
Yani güneyden “daha güçlü bir yayın”la aynı frekansa giriliyor.
Ve böylece de ekran karışıyor...
Peki biz ne yapıyoruz:
KINIYORUZ!..
* * *
Tamam, Kıbrıslı Rum yetkililerin yaptıkları çok ‘dostça’ değil de...
Peki bizim geri kalmışlığımız ne olacak?
Hem şunu da sormak gerekmiyor mu, “atv, ntv, art ne arıyor bizim antenlerde”...
Uydudan izleniyor zaten bu yayınlar...
Kıbrıs’taki kanallar kendilerine “yer” bulamazken, niye bunlar antende?
* * *
Önceki gün Türkiye, yeni bir uyduyu uzaya fırlattı.
Kiminle biliyor musunuz?
Hani son günlerde, yine sıklıkla kınadığımız İngiltere ile...
İki uydu kardeş kardeş yükseldi uzaya, sonra herkes kendi yörüngesine doğru yol aldı!..
Ve biz de, kendi yörüngemize.
* * *
Madolyonun şu yüzüne bakalım...
Selvilitepe diye bir tepemiz var bizim ve tüm radyo, televizyon kanallarımızın vericileri orada....
İşte biz bu Selvilitepe’ye “elektrik” götüremiyoruz bu çağda...
Şu anda yetersiz olduğu için elektrik, iki jeneratör çalışıyor gürül gürül...
Ve kanallarımız “en düşük güçle” yayın yapabiliyor...
Çünkü elektrik yetersiz.
Çünkü teknoloji rahmetli ninemin çağından kalma...
Çünkü dağa tepeye bayrak dikmede ustalık edenler, Selvilitepe’ye “teknoloji” götürememiş daha...
Dijital yayına geçilememiş.
Tüm radyo ve televizyon kanallarının, aynı güç ve kalitede adanın dört bir yanına ulaşabileceği bir “ortak sistem” kurulamamış...
Uydu konusu “kapsamlı” çalışılmamış.
Sonra ama...
“Rum’un frekansı bizimkini döver.”
Zaten bizim frekanslar can çekişiyor...
Hiç kimse girmese de araya, zaten yayınlar bir eve ulaşıyor, berikine ulaşmıyor...
Selvilitepe böyle, peki Kantara? Orası zaten “girilmez” bölge!..
* * *
Yine söylüyorum, Kıbrıs’ın güneyindeki otoritenin yaptığı hiç de dostça değil...
Ama bu “ayıp” dahi bizim “geri kalmışlığımızı” örtmüyor...
Yıllar yılı bizim “teknolojiye” ve “alt yapıya” hiçbir yatırım yapmadığımız gerçeğini ortadan kaldırmıyor...
* * *
“Kınama” faslı bitince... Umarım ki “köklü” çözümler de aramaya başlarız...
SİZDEN GELEN
Yine yollarda sürat kameraları
Sn. Mutluyakalı, 11 Haziran 2008 tarihli
köşenizin PANO bölümündeki Sn. Dönmez'in yazısını okuyunca, ben de çok yakından şahit olduğum bir konuyu yazmak istedim.
Bir kere peşinen söyleyeyim, ben de aile bireyimi trafik canavarına kaptıran birisiyim. Radarlara bir lafım yok. Keşke imkan olsa da her yere koysalar. Ancak vereceğim örnekten de anlaşılacağı üzere bence bu radarlar konusunda bir ayarlama yapılması gerekir.
Olay şu: Çok saygı duyduğum bir büyüğüme, 7-10 ay önce işlenmiş peşpeşe 4 adet radar cezası geldi. Yapılan sürat, 75 km. (50 Km. sürat tahdidi olan yerde) 86 km.,
88 km. ve 94 km. (Değirmenlik yolu, Demirhan, Alayköy ve Balıkesir kavşağı radarları)
Hepsinin ceza puanı 25 ve ehliyeti alınması gerekiyor. Şimdi bu adam 60’ına yaklaşmış, üniversite mezunu, son 3 yıldır en çok ihracat yapan bir firmanın müdürü, hayatında kaza yapmamış, ne burnu kanamış ne de birisinin burnunu kanatmış birisi.
Hiç bir zaman 100 km.’yi aşmayan bir sürücü.
Evet adam bir anda kendisini TRAFIK CANAVARI hissetti. Ehliyeti
alınmasın diye, açık söyleyeyim suçun birini üzerime aldım.
Bir kere bu cezalar zamanında gelseydi, muhakkak ki sürücü daha dikkatli olacaktı. Sonra bu radarların tümü şehir dışında ve çift şerit olan yerde. (Değirmenlik yolu hariç) Hele Balıkesir kavşağına konan tam bir tuzak. Bilhassa o radarı özel incelemeye almaları gerekir. Yola çıkacak olan dikkatli olsun, sonra orada yan yol da vardır.
Sürat limiti 20 km’ye kadar aşıldığında 5 ceza puanı, 21 km. aşan yakınıma 25 ceza puanı kesiliyor. Para cezasını bir tarafa bıraktık, bari limiti 20 km’ye kadar değil de 30 km’ye kadar diye düzenlesinler.
Saygılarımla
Tahsin KAYA
Kirlilik ne oranda?
Mağusa limanında günlerdir bir gemi yanıyor!..
Dumanlar yükseliyor...
Peki yaratılan çevre kirliliği nedir...
Bu kirlilik limana yakın plajları etkiliyor mu?
Denize ‘mazot’ boşaldı mı, yangının neden olduğu kirliliğin insana etkileri olacak mı?
Esas önemli ve yanıt aramamız gereken sorular bunlar galiba...
|