21 Aralık 1963 çatışmaları 1964 yılının Şubat ayında yaşadığımız bölgeye de sıçradığında, Bodamya’lı, Dali’li ve Ayossozomono’lu Kıbrıslı Türkler hep beraber Luricina’ya sığındık ve yaşamımızı, belki de o dönemde oluşmaya başlayan getoların en renklisi olan Luricina’da sürdürmeye koyulduk.
Tepelerle çevrili Luricina köyü doğal bir sığınak gibiydi ve bu köyde kendi kaderine terk edilmiş insanlar mükkemmel bir dayanışma duygusu sergileyerek, göçmenlik ve savaşla gelen sefaleti mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyorlardı.
Canlı ve espirili bir yerdi Luricina. Kahvehane, sinema, meyhane ve parklarda toplanan insanlar her şeye rağmen neşelenebiliyor, birbirlerine takılarak eğlenmeyi biliyorlardı. Köyün sinemaları yıllar sonra izlediğim “Sinema Paradiso” adlı İtalyan filmindeki gibiydi. Flörtleşmeler, şakalar, gizli buluşmaların yeriydi sinemalar.
Erkekler Mücahit, kadınlar gündelik hayatın efendileriydi ama iş eğlenmeye gelince, hep beraber eğlenilirdi Luricina’da.
Köyün tepeleri numaralar verilmiş, Mücahitler bölükler halinde farklı farklı numaralar taşıyan tepelerde görev yapıyorlardı.
Ali, sanırım 49 numaralı tepede idi. Yüreği patlak bir Mücahit olduğu söylenirdi ama asıl becerisinin futbol olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı. “Tepeler arası” futbol maçları başladığında, Ali öyle bir koşuyor, topu öyle bir sürüklüyordu ki, herkesin nefesi kesiliyordu. Artık adı, “Ali Civciv” olacaktı.
Zamanla getonun kapıları açıldı ve dış dünyanın izdüşümleri içeriye yansımaya başladı. Kıbrıslı Rumlarla birlikte çalışmaya giden işçiler ve Türkiye’de okuyan öğrenciler Luricina’yı daha da renklendirdi. Uzun saç modası ve rok müziğiyle birlikte, solcu fikirler de sızmıştı getomuza.
Ali terziydi. Köyün orta yerinde küçük bir dükkanı vardı. Saçlarını uzatmış, dükkanının duvarlarına da Deniz Gezmiş’in fotoğraflarını asmıştı. Kendince 1968’i yaşıyordu.
Bu arada takımlar kurulmuş, lig maçları başlamıştı. Ali, kısa süre içinde mükkemmel futbolu sayesinde ada çapında ün yapmıştı. Doğal bir yeteneği vardı. Kimbilir, olağanüstü sürati belki de keklik kovalamaktan geliyordu ama teknik donanımı da gayet iyiydi.
Artık adı “Luricinalı Ali” olmuştu. Sağdan soldan teklifler alıyordu. En cazip teklif ise “Omonya” kulübünden gelmişti ama hayatını değiştirecek bu teklif, “Kıbrıs sorununa” takılmıştı. Kısa bir süre için İngiltere’yi denemişse de, olmadı. Geri geldi.
1974’le beraber Luricina’da yaşayan göçmenler Akçay köyüne yerleştiler ve herkes gibi Akçay’a yerleşenler de ganimetin tadını çıkarmaya koyuldular.
Birdenbire gelen “zenginleşme”, 1974 öncesinin dayanışma duygusundan eser bırakmamıştı. Ganimet herkeste bir yükselme telaşı yaratmış, bir dönemin espirili ve sevgi dolu insanları şimdi adeta “birbirinin kurdu” olmuştu. Birbirilerini üzmek için ellerinde geleni yapıyorlardı.
“Bu kör memlekette hiç bir şey olmaz” diyen Ali, futboldaki başarısı sayesinde edindiği geniş çevresinin de yardımıyla kısa sürede “yeni orta sınıfa” katıldı. Ulusal Birlik Paritisinin kurduğu patronaj sistemi içinde yer alarak para kazanıyor, kazandığı parayı da cömertçe harcıyordu.
Yıllar ilerledikçe taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği belli olmuş, ganimet taoplumunun “Lale Devri” son bulmuştu. Ali de, başka insanlar gibi, ekmek parasını Londra’da aramaya karar verdi. Kolay değildi...
Londra’da geçirdiği günler sıkıntılı olmuştu ama bir anısı vardı ki, onu hayatı boyunca unutmamıştı. Tedavi için Londra’da bulunan Naci Talat’a Hüseyin Osman’ın evinde bir yemek vermiştik. Ali, Naci’nin yiyebilmesi için pişmiş etleri kıyma makinesinden geçiriyor ve Naci’yi büyük bir sevgiyle besliyordu. Sazda “Leylim Ley” türküsü...Ali bu türküyü çok severdi. Şatafatlı zamanlarına denk gelen oğlunun sünnet düğününde sabahlara kadar bu şarkıyı söylemiştik.
Sonra Güney Kıbrıs’ı denedi. 1964’te terk ettiği Bodamya’ya geri gitti. Üzülerek ayrıldı.
Bütün bunlar Luricinalı Ali’nin kalbini yormuştu. Bodamya’nın tarlalarında keklik kovalayan uçan çocuk, bir türlü tutunamıyordu.
Artık yorgun ve bezgin bir adam olmuştu.
Onu en son gördüğümde “daldan kopan kuru yaprağa dönmüştü” ve “bu kör memlekette ne zaman bir şey olacak be yeğen?” diye soruyordu.
Herşeye rağmen kalbinin bir yerinde “Kıbrıs’ta barış” fikri hep saklı kalmıştı. Niceleri gibi, barışı o da göremedi. Gittiği yerde rahat uyusun... Huzursuz kuşağın Luricinalı Ali’si...