Anayasa Konvansiyonu Toplantısının Düşündürdükleri
Geçtiğimiz haftalarda İsviçre’nin AARAU ketntinde bir toplantı düzenlendi.
Tolantıyı Zürich üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan Doğrudan Demokrasi Merkezi’nin başkanı Profösör Andreas Aurer ve yönetimindeki merkez örgütledi. Profösör Aurer bir süreden beri Kıbrıs’ta yaşayan insanların (toplumların ve temsilcilerinin) kendi anayasalarını kendilerinin hazırlaması PROJESİ üzerinde çalışıyor. Resmi çevrelerin, özellikle de Türk tarafının, bu fikre sıcak bakmadığı biliniyor. Bunda belki Andras Aurer’in Annan Planını reddeden yabancı uzmanlardan biri olmasının da rolü vardır ama tek neden bu değildir.
Türkiye’de bazı çevrelere göre Kıbrıs’ta yaşayan insanların kendi anayasalarını kendileri yapmaları “Türkiye’nin garantörlük haklarını ortadan kaldırmak için düşünülmüş bir tuzaktır”. Nitekim, konuşmacılardan Kudret Özersay Garantör ülkelerin garantörlük haklarını ileri sürerek, Kıbrıs’ta yaşayan toplumların kendi anayasalarını yapamayacaklarını, çünük 1960 anayasasının değiştirilmesi için Garantör ülkelerin onayının şart olduğunu ileri sürdü. Kısaca, Anayasa Konvansiyonu gibi bir fikri Kıbrıs’taki garantörlük rejimine indirgeyerek, neredeyse bu konuda konuşmyı bile “uluslararasaı hukuka aykırı” ilan etti.
Garantör ülkelerin Garanti Anlaşmasına uyup uymadıklarını şimdilik bir kenara koyalım, Kıbrıs’ta yaşayan insanların ortak rızasıyla yapılacak bir anayasanın Türkiye’nin garanörlüğünü ortadan kaldıracağını düşünmek, en azından Kıbrıslı Türklere karşı duyulan güvensizliği gösteriyor. Yapılacak yeni bir anayasada-KURUCU MECLİS fikri kabul edilirse- bu anayasayı yapacak olan seçilmiş Kurucu Meclis’te elbette Kıbrıslı Türkler güvenlik sorunlarını da dile getirerek buna çözüm arayacaklar ve kendi çözüm modellerini önereceklerdir. Kıbrıs Türk toplumunda Türkiye’nin garantörlüğü konusunda geniş bir konsesüs olduğu zaten biliniyor. Ancak bu noktada Kıbrıslı Rumların da güvenlik endişelerini dikkate alarak bir takım düzenlemeler düşünmek gerekecek. Uzlaşmaya açık bir siyasi kültür bunu gerektirir.
Batı demokrasilerinin en eski ilkelerinden olan ve günümüzde de demokratik meşruiyetin temellerinden sayılan Quod Omnest Tangit (bir kararda o karardan etkilenen herkesin onayı aranmalı) gereği, yapılacak yeni anayasada Kıbrıs’ta yaşayan toplumların görüşünün alınması şarttır. Tam da bu yüzden zaten buluncak bir çözümün veya yapılacak bir anlaşmanın toplumların iradesi tarafından sınanmak üzere referanduma götürüleceği genel kabul görmektedir.
Kudret Özersay tarafından Anayasa Konvansiyonu fikrine karşı getirilmiş bir görüş daha vardır ki, bunun üzerinde mutlaka durup düşünmeliyiz. Buna göre, Türk tarafı başından beri Kıbrıs sorununa bulunacak çözümü “uluslararası bir anlaşma” olarak algılıyor, yeni bir anayasa yapmak olarak değil! Burada uluslararası anlaşmadan ne kast edildiği çok net değil ama bu anlaşmanın uluslararsı olması için herhalde uluslar (devletler) tarafından imzalanması gerekiyor. Bu durumda Kudret Özersay ya Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık arasında varılacak bir Kıbrıs anlaşmasından söz ediyor, ya da KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yapacağı ve Garantör Ülkelerin onaylayacağı bir çözüm biçimini kast ediyor olmalı. Ne var ki, bu yaklaşım çözümü BM kararlarının dışında aramak anlamına geliyor ki, Türk tarafı bu siyaseti uzun yıllar denedi ve yalnızlığa sürüklenmekten kurtulamadı.
Toplantıya katılan Kıbrıslı Rumlardan ve Yunanlılardan epeyce inciler dinledik. Onların Anayasa Konvansiyonu’ndan anladıkları tek şey, toplumların değil, yurttaşların biraraya gelmesi ve “tek yurttaş, tek oy” anlayışıyla çoğunluğun hegomonyasına dayalı üniter bir devletin kurulmasıdır! Demokratik meşruiyetten anladıkları şey, tek uluslu devletlerde çoğunluğun egemenliğine dayalı meşruiyet şeklidir. Kıbrıs’ta tek halka dönüşmemiş olan iki ayrı ulusal komünitenin yaşadığını hatırlattığınız zaman aldığınız yanıt, “o tarihin böl-yönet politikasının yarattığı yapay bir tarih” olduğu şeklinde oluyor.
Bu şahısların Anayasa Konvansiyonu’dan bir hayal üretmek istedikleri ortadadır. Bu hayal, bırakın Zürich ve Londra anlaşmalarını ıslah etmeyi -ki bu Kıbrıslı Türkleri zaten tatmin etmez- o anlaşmaların da gerisine giderek Kıbrıslı Rumların “self determinasyon hakkının” Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilmesidir. Böyle bir hayalin peşine düşecek Kıbrıslı Türk bulmanın imkansız olduğu açıktır. Ne var ki, bunu sorgulamak yerine, toplantıdan sonra Kıbrıs Rum medyasında yaptıkları yorumlarda toplantıya katılan Kıbrıslı Türklerin bir misyon çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmak istediklerini ileri sürdüler. Öyle anlaşılıyor ki, toplantıda söylenenleri yorumlama kapasiteleri, tarihi okuma kapasitelerinden pek farklı değildir.
Bitiriken bir noktanın altını çizmekte yarar görüyorum: toplantıya katılan Kıbrıslı Rumlarla Yunanlıların istisnasız olarak hepsi Tassos Papadopoullos hayranı kişilerdir ve bunların hiç biri geçtiğimiz seçimlerde Dimitris Hıristofyas’ı desteklemedi...