|
Değiştirebileceğimiz Şeyleri Değiştirmek
Geçenlerde bir kaç günlüğüne Cunda adasına gittim. Bir kaç arkadaşla Cunda’nın soğuk sayılabilecek sularında bol bol yüzerek vakit geçirdik. Hoş, benim gibi adalı olmasına rağmen, “geto” yaşamından ötürü denizi 12 yaşında görmüş birinin yüzmekten söz etmesi biraz abartma sayılsa da, vücudumu soğuk sulara bıraktığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Akşamları ise soframızı kurup dünyevi ve ruhani bütün sorunlara el atardık. Bir akşam yine koyu sohbetlerden birini yapıyorduk ki, gözüme balıkçı lokantasının duvarında asılı duran bir deyiş takıldı: “Değiştirebileceğin şeyleri değiştirebilecek kadar cesur ol, değiştiremeyeceğin şeylerle mutlu olmayı bil ve en önemlisi, bu ikisini birbirinden ayırt edecek kadar akıllı ol!” gibi bir cümle. Kısaca, bizim “derin” tartışmalar yaparak söylemek istediğimiz her şey, balıkçı lokantasının duvarında asılı duruyordu. Buna benzer bir şeyi yıllar önce başka bir vesileyle yaşadığımı hatırladım. Sanırım 1984 yılıydı. 1968 rüzgârlarının cılız olsa da hala esmeye devam ettiği Bremen Üniversitesinde sonu gelmez tartışmalar yaptığımız bir dönemdi ki, kente bir film geldi. Ünlü Yunan filmi “Rembetiko”. Kalabalık bir grup “Rembetiko” filmini izlemeye gittik. 1923’ten sonra Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan “Küçük Asyalılar” acılarını bu müzik türüyle dillendiriyorlardı. Kendilerine özgü bir üslupla buzuki çalan, yaşama dair bilgece laflar eden ve “alt-kültür” sayıldıkları için sık sık tutuklanıp hapse atılan Rembetikocuların öyküsünde var oluşçuluk akımının en sade ifadeleri yer alıyordu: “Daha ilk sütünde çocuklarına yalan verdin/ ve onları ilk fırsatta köle olarak sattın ey Hellas” diye başlayarak yakın tarihi sorgulayan dizelerin yanında var oluşsal derinliklere inen şarkılar da yer alıyordu filmde: “Bir insan doğduğu zaman/ bir acı doğmuş demektir”. Filmi izledikten sonra arkadaşlarımızdan biri şöyle bir laf etmişti: “Kafa patlatıp Jean Paul Sartre ve Martin Heidigger okumaya çalışıyoruz. Onların hepsi bu filmde var”. İşte balıkçı lokantasında asılı duran deyiş, bende böyle bir çağrışım yaptı. O kadar lafa ne gerek vardı ki! Hepsi bir deyişte özetlenmemiş miydi? Evet, bilgelik böyle bir şeydir. Her türlü kitabi bilginin ötesindedir ve oraya varmak için kitabi bilgiye kesinlikle gerek yoktur. Hatta bazen kitabi bilgi, bilgeliğin önünde bir engel olarak durmaktadır. Neyse, asıl söylemek istediğime döneyim. Duvarda asılı duran bilge sözcüklerden yola çıkarak ülkemizde nasıl bir “insan türünün” yaşadığını sorgulamaya başladım. Ortalama bir Kıbrıslı değiştirebileceği şeyleri değiştirecek kadar cesur davranabiliyor mu? Ya da değiştiremeyeceği şeyleri kabul ederek mutlu olmanın yollarını bulabiliyor mu? Veya bu iki olguyu birbirinden ayırt edecek kadar derinliğe sahip mi? Doğrusu ben bu sorulara olumsuz yanıtlar veriyorum. Ortalama bir Kıbrıslı- her genellemenin hatalar içerdiğini elbette biliyorum- bunların hiç birini yapmıyor. Kıbrıslılar hayatlarını düzenlerken genellikle ne cesaret, ne kendisiyle barışık olmak, ne de akıl örnekleri sergilemek durumunda kalıyorlar. Cesaret, mutluluk ve akıl, daha çok birey kültürünün geliştiği toplumlarda rastladığımız olgulardır. Oysa Kıbrıslılar -bu noktada Rum ve Türk ayırımı yapmak yersiz olur, çünkü benzerlikler gerçekten çok fazladır- son derece koruyucu aile yapıları içinde yetişirler ve toplum da geniş bir aile olarak algılandığından, insanlar bir türlü bireyselleşme süreçlerine giremezler. Koruyucu ebeveynler çocukları için her türlü fedakârlığı yaparak evlatlarının her zaman çocuk kalmaları için adeta ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Toplum da anonim bir yapıya sahip olmadığından bütün ilişkiler tanıdık insanlar üzerinden kurulur. Böyle olunca da, birey olmak ve bireysel alanlar açmak fazlaca bilinmeyen olgular olarak kalır. Yapılan her şey büyük ölçüde toplumsal role (süper-ego) uygun olarak yapılır ve toplumun denetim mekanizmaları tarafından kontrol edilir. Toplumun hayatı ile bireyin hayatı iç içe geçtiğinden, en önemli özel kararlar bile öncelikle toplumun tepkileri gözetilerek alınır. Böyle bir ortamda bireysel cesarete pek gerek kalmadığı gibi, derinlemesine bir mutluluk/mutsuzluk sorgulaması da yapılmaz. Derinlemesine bir sorgulama içine girilmediği için de, akıl neredeyse gereksiz bir kategoriye dönüşür.
Zaman zaman kapımızı çalan “kaynağı belirsiz maraz” da olmasa, kendimizi tümden bahtiyar sanacağız. Ancak, sık sık ziyaretimize gelen “maraz” da yetmez silkinip uyanmamıza. Marazi bir kişi olarak ve durmaksızın kederli bir şikâyet içinde yaşar ortalama Kıbrıslı. Daha çok Çehov’un “Üç Kız kardeşine” benzer. Hani, Moskova’ya gitmek için ölüp ölüp dirilen, ancak Leningrad’ı terk etmek için en küçük bir çaba sarf etmeyen üç marazi kız kardeş...
|