Kıbrıs’ta silahların ilk patladığı, EOKA’nın silahlı eylemlere başladığı 1 Nisan 1955’te, onbeş yaşında orta üç öğrencisiydim.
O gün, belleğimde capcanlı duran bir gün!
Yaşanan tedirginliği, ürküntüyü, korkuyu kalemle anlatmak olanaksız!
O lanet güne şunun için değiniyorum:
Kıbrıs sorununun başlangıcı, çok daha eskilere, 19uncu yüzyıl başlarına kadar gider. Ama gelin başlangıç olarak, ilk kez silahların kullanıldığı 1 Nisan 1955’i alalım.
Barış Manço’nun bir şarkısında saydığı gibi (yüzyıllar yerine on yılları koyarak), aradan geçip giden zamana bakın: 1 Nisan 1965, 1 Nisan 1975, …, 1 Nisan 2005. ve şimdi 2008!
Aradan elli üç yıl geçmiş. Ben yaşamımın sonlarına doğru ilerliyorum. Savaşlar, göçler ve insanlık dramları yaşadım. Çocuklarım büyüdü. Şimdi torunlarım yaşam savaşının eşiğinde!
Ve bugün hâla daha, silahların patlamasının üzerinden elli üç yıl geçtikten sonra, toplum olarak belirsizlikler girdabında dönüp duruyoruz.
Eğer toplumların yaşadığı böylesi “travma üstüne / içinde travma” dolu olağandışı olaylar da Quiness Rekorlar Kitabı’na alınsaydı, en önde gelen aday büyük olasılıkla biz Kıbrıs Türkleri olurduk.
Memorandum Konusundaki DİSİ Örneği:
“Müzakere Savaşını Müttefikler Aracılığı İle Kazanacağız”
İşin acı yanı, elli üç yıl sonra bile, en azından temelde, ne istediğimizi toplumsal istenç haline getiremememiz! Bunu sağlamak için girişimde bile bulunmamamışız! İç politikadaki aşırı ve populist politizasyon, benliğimize kadar işlemiş. Varoluşumuzla ilgili konularda bile birimizin ak dediğine, diğerimiz kara diyebiliyoruz.
Sakın kimse böyle dedim diye, çok sesliliğe karşı olduğumu söylemesin! Çok sesliliğin, halk diliyle “her kafadan bir ses çıkması”nın yanındayım. Ama çoğulcu / çok sesli demokrasinin “diyalog ve uzlaşma” anlamı taşıdığını da bilirim. Benim sözünü ettiğim birliktelik gönüllü bir birlikteliktir.
Memorandum sonrası, Rum siyasal partilerinin açıklamaları içinde, Rum ana muhalefet partisi DİSİ’nin açıklaması ilginç bir örnektir. Anımsayın, ne demişti DİSİ:
“Müzakere savaşını müttefikler aracılığı İle kazanacağız.”
Bu açıklamanın beni etkileyen ilk yönü, Rum tarafının bize ve Kıbrıs sorununa bakış açısıdır.
Herifler, bizi adam yerine koymuyorlar, sanki bizimle değil, müttefikleri ile ortaklık kuracaklar.
Açıklamanın ikinci yönü ise, bugünkü konumuza ışık tutuyor. DİSİ, ana muhalefet! Yani Hristofyas’ın başmuhalifi! Ama konu Kıbrıs olunca, Hristofyas’ın yaptığına “biz kazanacağız” diyerek nasıl da sahipleniyor!
Elbette ki DİSİ’nin bu politik duruşunun, yalnız “muhalefet sorumluluğu” ile ilgisi yok! Bu duruş, yıllardır yaratılan politik altyapının; uzlaşmayı kolaylaştıran “sürdürülebilir” diyalog mekanizmasının, kısacası Rum Ulusal Konseyi’nin ürünüdür.
Bu bakımdan söylediklerim, Rum muhalefetinin iktidarın “hık deyicisi” olduğu anlamında değildir.
Hristofyas’ın Samimiyetine İnanmak Kara Mizah Gibi Birşey
Hristofyas’ın, bize karşı yürüttüğü “tek”ler politikası malûm: Tek vatan, tek devlet, tek dış temsiliyet, tek yurttaşlık, tek egemenlik ve saire.
Söyleminde federasyon / birleşik Kıbrıs olması; “tek”ler politikası ile sulandırılmış sözde federal, aslında üniter bir devlet istediği gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Sayın Talat’ın Hristofyas’ın “samimiyetine” inanması, “kara mizah” gibi bir şey!
Diplomaside / uluslararası ilişkilerde, gerçekten öyle olsa bile karşınızdakini “samimi” (ve iyiniyetli) olarak görmek büyük hata! Çünkü muhatabınızın, kendi çıkarlarını kouması kadar doğal şey yok!
En basiti ve açık seçiği şu: Hristofyas sizinle bazı konularda anlaşıyor, sonra da dönüp ana muhalefeti DİSİ’nin deyişi ile “savaşı kazanmak” için, müttefik bularak size kazık atıyor.
Nasıl samimiyet, nasıl iyi niyet oluyor bu? Sayın Talat’ın bu açıklamasından feci surette rahatsız oldum. Açıklama, uluslararası ve yerel medyanın, “iki arkadaşın Kıbrıs sorununu çözebileceği” dolduruşundan kaynaklanmış olsa da rahatsız oldum.
Sayın Talat, dolduruşa gelerek ya da gelmeyerek Hristofyas’ın samimi olduğuna inanabilir. Ama bu “samimiyetin” Rum halkının çıkarları için olduğunu, bizim hayrımıza olmadığını iyi bilmesi gerekir.
Histofyas’ın “Tek”ler Politikası Bizim İçin Bataklık
23 Mayıs deklarasyonundaki / mutabakatı’ndaki “tek uluslararası temsiliyet” konusu da beni fena ürküttü. Bu konudaki düşüncelerimi, daha önce bu sütunda aktarmıştım. Bu bakımdan yinelemeyeceğim.
Rum kamuoyu, planlanan 1 Temmuz (2008) görüşmesinde, “tek yurttaşlık” ve “tek egemenlik” konularında da Talat – Hristofyas uzlaşması bekliyor.
Açık söylüyorum: Eğer Sayın Talat (benim için kabul edilmez olan) “tek temsiliyetten” sonra; “tek yurttaşlık”, “tek egemenlik” konularında da evet derse, hem kendisini, hem halkımızı feci bir batağa saplamış olacaktır. Bunun, (eğer öyle ise) Türkiye Cumhuriyeti’nin onayı ile yapılmış olması, batağa saplamış olma gerçeğini ortadan kaldıramaz.
Son Olarak
Elli üç yılda sağlayamadığımız toplumsal birlikteliği, bundan sonra sağlayabilir miyiz?
Hem kolay, hem zor! Her şeyden önce niyet gerekir ki o yok!
Bu durumun bizim için “yumuşak karın” olduğu ve Sayın Talat’ın elini de zayıflattığı yadsınamaz.
Dileğim Sayın Talat’ın, (tam tersi bir izlenime kapılarak) bu “birliktesizlik”ten kendine pay çıkarması ve “ben yaparım olur” saplantısına girmemesi; Hristofyas’ın “tek”ler politikasına çanak tutacak / tutabilecek yeni uzlaşmalara girmemesidir.