Dev-İş Genel Başkanı Mehmet Seyis’in mektubundan sonra Başbakan Ferdi Sabit Soyer, görüşlerini sizlerle paylaşıyor (2)
CTP’nin paylaşımcı ve “ortak akla”, ortak toplumsal değereönem veren siyasi duruşunun payını kimse inkar edemez..Her konuda tartışmamız lazım... İlke noktasını, dar ideolojik sınırlamaya sokmadan, hiçbir şeyi tabu ilan etmeden, değişen koşullarda, değişmeyen tek şeyin, değişim olduğunu unutmadan. “Akan suda, ayni su ile iki kez yıkanılamayacağı” ve farklılaşan ortamların, yeni dinamiklerin ortaya çıkmasına yol açtığı gerçeğini de unutmadan, bunu sürdürmeliyiz. Yoksa her şeye ve herkese “sen de haklısın” denen ortamlarda hak kalmayacağını bilmemiz gerekir inancındayım.
Başbakan Ferdi Sabit Soyer’in mektubunun bugün de tamamlayıcı ikinci bölümünü sizlere aktarıyorum.
* * *
“ 2000 - 2004 döneminin diğer bir önemli olgusu da “ekonomik yıkım paketi” diye adlandırılan dönemdir. O günlerde büyük tepkiler olmuş büyük sendikal çıkışlar gerçekleşmişti.r.
Neler yaşandığını pek çok demokratik kazanımın nasıl ayaklar altına alındığını da kimse unutmadı..
Peki bunları niye yazdım? O döneme kadar bu büyük hareketlenmeler yaşanırken ve pek çok siyasi güç ve kesim bir dönemde beraber olur ama diğer dönemde tartışırken, pek çok kesim, bunca olaydan sonra en nihayet 2002 başından itibaren ve giderek 2002 sonuna doğru ve 2004 kadar süren dönemde yurtseverlik, çözüm ve AB ilkeleri temelinde bir araya gelebildi..
Bunda CTP’nin paylaşımcı ve “ortak akla”, ortak toplumsal değere önem veren siyasi duruşunun payını kimse inkar edemez..
Dolayısı ile şimdilerde çoğunun unuttuğu ve casusluk davasına dönük demokratik tepkilerin gelişmesi ile şekillenen “41” ler demokratik buluşması ve bunun üzerine şekillenen “Bu Memleket Bizim Platformu”, daha sonra bu platforma “düşman” ilan edilen TKP’nin katılması, Ticaret Odası ile gerçekleşen dayanışma ve mücadele beraberliği gelişti.
Yani Mehmet Seyis, dostumuzun bu gün özledim dediği bütün o güzellikler ve zorlukları aşan beraberliklerin gelişmesini sağlayan faktör tabuların, ideolojik ve siyasi düşmanlıkların esiri olunmamasıydı..
Yoksa, bu gün özlenen o güzellikler, eğer bunu dostça söylüyorum ve sizde Mehmet de bunun böyle olduğunu bilirsiniz; eğer bu gün Sevgili Mehmet’in yazısında ifade ettiği bir tanımlama ile hareket edilseydi ve sınırlar dar ilkelerle sınırlansaydı özlenen o günler yaşanmayacaktı.
Yani Mehmet’in yazısında, “”Biz gelinen aşamada ilkeli duruşumuzdan dolayı “zaten bunlarda deli” diyen yeni liberallerle de olamayız” diye ifade ettiği gibi kendi ideolojik sınırlarımızla, hayatı düzenlemiş ve sosyal siyasi güçleri tanzim etmiş olsaydık, o meydanlar dolamaz ve dünyanın hayranlıkla kabul ettiği değerleri üretmezdik.
Sayın Hastürer, Sevgili Mehmet’in mektubuna iki resim koydun. Biri Doğancı, öteki de sembolik referandum olgusuna bile tahammül gösterilmemesi üzerine ertesi gün Lefkoşa’da, sonra adanın diğer şehirlerinde gerçekleşen ve halk hareketlerinden bir tanesinin, en önde, sandıkla gerçekleştirilen eylemlerden bir tanesinin resmidir.
O büyük anı yansıtan o fotoğraf karesinin yansıttığı on binlerin içinde, işçi, memur, öğretmen, esnaf, köylü, iş adamı ve “neo liberallerle”, sosyalistler ve demokratlar ve dün TMT’ci olan yaşlı insanlarımızla, barış diyen genç insanlarımız vardır.
O özlenen günlerde kimse yanında durana, “senin ne işin var burada” demedi. KİMSE KİMSENİN NE SAĞCILIĞINA NE SOLCULUĞUNA BAKTI. Ne dün nerede olduğuna.Herkes yan yana omuz omuza durdu.
Mehmet Seyis dostum yazısında diyor ki “kapitalist sistemde hükümetler işciden yana olmuyor”.Çok genel bir değerlendirme. Sosyalist dünya denen dünyada da hükümetler vardı. Ve yalnız hükümetler değil, yıkılmaz denen partiler, yıkılmaz denen sistemler çöktü. Neden?
Demek ki mesele başka imiş. Bu nedenle Sevgili Mehmet Seyis’in dediği dönemleri ben da çok özledim. İddiaları, tezleri derin incelemelerle ele alan, tartışmaları ekonomik, siyasi, anayasal, yerel ve evrensel tüm değerlerle şekillendiren ve tarafların iddialarını bilimsel esaslara dayandıran, kanıta ve bulguya dayalı o zengin tartışmaları çok özledim.
Evet, her konuda tartışmamız lazım, ama genellemelerin kolaycılığına girmeden ve eğer Mehmet’e “deli” diyen varsa, onu da kınayarak, ama ilke noktasını da, dar ideolojik sınırlamaya sokmadan, hiçbir şeyi tabu ilan etmeden, değişen koşullarda, değişmeyen tek şeyin, değişim olduğunu unutmadan. “Akan suda, ayni su ile iki kez yıkanılamayacağı” ve farklılaşan ortamların, yeni dinamiklerin ortaya çıkmasına yol açtığı gerçeğini de unutmadan, bunu sürdürmeliyiz. Yoksa her şeye ve herkese “sen de haklısın” denen ortamlarda hak kalmayacağını bilmemiz gerekir inancındayım.
Sevgili Hasan Hastürer, köşene yazı ile birlikte aldığın o fotoğraf bana bir şey hatırlattı. O sembol sandık 24 Nisan da gerçek oldu. CTP ne yaptı diye sorulur da o on binlerce insan onun için orada idi. O gerçek oldu. Herkesin katkısı ile...
Ancak Sevgili Mehmet şöyle diyor.
“Ne olur inin araçlarınızdan ve bakın Mağusa’nın o tarihi surlarına. Hala mumların bıraktığı kara isleri ve erimiş mumları göreceksiniz.
Meydanları tek yürek olarak dolduran hep birlikte bizler değil miydik yoksa defalarca?” diye soruyor.
Doğru da söylüyor. Ama söylemeden de geçemeyeceğim. Sembol sandık gerçek oldu. Sevgili Mehmet’in de Mağusa surlarında islerini hatırlattığı mumların yandığı referandum hakkını talepte de iradesi ile gerçekleşti.
Kıbrıs Türk halkının 24 Nisanda gerçekleşen referandumda ortaya çıkan sonucu da meydanda. Ama çok ilginçtir uzun zamandır belli sivil toplum örgütlerinin belli siyasi partilerin bildirilerinde 24 Nisan iradesinin artık adı bile geçmemektedir..
Sevgili Mehmet Seyis, neden 24 Nisan’ın yıldönümünde o meydanlara toplananlarının bir kısmı 2008, 24 Nisanında bir bildiri dahi yayınlamadı?
Neden, o” meydanlardaydık” diyen bazı sendikaların ve siyasi partilerin bazısı hala ısrarla Kıbrıs sorunu ile ilgili yayınladıkları bildirilerinde, 1977 - 79 doruk antlaşmaları, 1960’daki haklarımıza dayalı çözüm diyor da, 24 Nisan iradesine veya bıraktık Annan ismini, BM Çözüm planı dahi dememektedirler?
Meydanlara dolmak ve onu hatırlamak güzeldir. Ama meydanların “doğurduğu” çocuğun adından dahi ürkmek, yada başka sebeplerle bu gün adını dahi anmamak hiç doğru değil. Hele güneydekileri ürkütmeyelim diyerek.. Böyle demokratik değerler savunulmadan ve adı bile anılmaktan korkarak yeniden yaratılmaz.
Eğer beğen veya beğenme, bu konuyu unutmayanlar, sırasında “derin” diye, sırasında “hükümet uşağı “diye suçlananlar siz, biz, yada onlar olmasaydı veya bizden farklı olanlar, bizim kadar 24 Nisana sahip çıkmasaydı, gerçekten bu büyük değer, Mehmet’in işaret ettiği gibi surların duvarındaki ise dönecekti.Yani dolmak ve doğurmak değil yalnızca önemli olan. Onun kadar değerli olan doğana sahip çıkmaktır. Doğuranı sevmekten geçer, doğana sahip çıkmak.
Ekonomik konularda da tartışmaya ama saygılı ve hedeflerimizi koyarak hazır olmalıyız. Çünkü Kıbrıs’tan başka yurdumuz yok ve yurdumuzda halkımız vardır. Mesele budur. Bunları da daha değişik tartışmalarda verilerle ele almak en faydalısı olacak. Sevgili Mehmet Seyis’e ve size bu düşünce ortamına yol açtığınız için teşekkür ederim.”
*****************************************************************************************
ANACIĞIMI UNUTMADIM... Bugün anneler günü. Her sene anneler gününde bu köşeden anacığıma mektup yollarım. Sıfatsız kimliğiyle dostluk ve arkadaşlığına değer verdiğim, görev konumuyla da Başbakanlığına saygı duyduğum Ferdi Sabit Soyer’in mektubunu bölmemek için bugün de köşem O’nun... Bugün hissettiklerimi derleyip toparlayıp anacığıma mektubunu yarın yazacağım...